http://file.bellekmuzesi.org/ohms-viewer/viewer.php?cachefile=keremfirtina.xml#segment15
Segment Synopsis: EYLEM DELİKANLI: Biraz uzunca bir dönemi konuşacağız ama başından başlayalım. Nerede doğdun, ne zaman doğdun, nasıl bir aileye doğdun anlatır mısın?
KEREM FIRTINA: 23 Eylül 1981 Üsküdar, Çiçekçi doğumluyum. Hala aynı mahallede oturuyorum. Ailemin de uzun süre yaşadığı mahallede üçüncü kuşak olarak yaşamıma devam ediyorum. Annem öğretmen bir babanın kızı. Dedemle anneannem dedemin öğretmenliğinin son döneminde, emekliliğine yakın Üsküdar Çiçekçi’ye yerleşiyorlar. Haydarpaşa Lisesi’nde matematik öğretmenliği yapıyor, en son görevi o. Babamın babası da, Leman Fırtına’nın eşi olan Esat dedem de albay, o da görevinin son yıllarını İstanbul’da yapıyor. İki memur aile Çiçekçi’ye yerleşiyorlar. Çocukları tanışıyor. Ablam Aslı Fırtına, o ritmik jimnastikçi, milli sporcuydu. O yüzden böyle ayrı çok farklı dünyalarda büyüdük diyebilirim. Yani ben daha mahallede büyüyen, aynı zamanda bir bizim, bizden önce elektrikçi olan, daha sonra plakçılığa dönen ve işte video müzik market diye, Fırtına Video Müzik Market diye Çiçekçi’de uzun yıllar bir esnaflık hayatımız var. Ben daha dükkânın önünde büyüyen, okula gidene kadar diğer esnaf çocuklarıyla beraber vakit geçiren bir çocuk olarak büyüdüm. Aslı, ablam, üç yaş büyük benden, o işte üç buçuk, dört yaşlarında jimnastiğe başladı. Kısa süre içinde işte Milli Takım’a seçildi. Türkiye şampiyonlukları vesaire derken genelde hep yurt dışında oldu. Pek okul hayatı da olmadı. O zaten ailemizde kolejde okuyan tek torun diyeyim üçüncü kuşak çocuklardan. Şimdiki zamanki gibi değildi o zaman. Şimdi herkes eğitim sisteminden dolayı, bizim sınıfımızın insanları da çocuklarını kolejlere göndermek durumunda kalıyor. Bizim zamanımızda biz bedavaya okuduk. Yani sadece zengin çocukları koleje giderdi. O yüzden ayırt edici bir özellikti, Aslı bizde tabii tam bursluydu o, yani spordaki başarılarından ötürü. O kolejde okudu. Böyle iki kardeş olarak büyüdük.
http://file.bellekmuzesi.org/ohms-viewer/viewer.php?cachefile=keremfirtina.xml#segment162
Segment Synopsis: EYLEM DELİKANLI: Biraz Üsküdar’ı anlatır mısın? Sen kendini hatırlaya başladığın zamandan itibaren, nasıl bir Üsküdar’dı orası?
KEREM FIRTINA: Tabii. Aslında Çiçekçi diye özel olarak belirtmemin sebebi, Üsküdar’dan ziyade daha mahallenin yani şimdi açık büyük bir site gibi düşünebilirsiniz Çiçekçi’yi. Kapalı bir mahalledir yani çok fazla göç alan, çok göç veren bir mahalle de değildir. Yeni dönemde tabii ki yani son on, on beş sene çok insan geldi ama çıkan az olduğu için, çok fazla inşaat alanı da olmadığı için yeni insanın az geldiği, gelebildiği bir yer. O yüzden mesela, yani terzi hala aynı terzi, işte kuruyemişçi, Şeref Kuruyemiş hala aynı kuruyemiş, pastanelerimiz hala aynı pastane. Oraları işleten insanlar hala aynı. Saatçi Hamit Ağabey öyle. Tuhafiyeci Hakan benim çocukluk arkadaşım. Gürkan, terzinin oğlu keza öyle. Böyle büyüdük, yani güven içinde büyüdük, huzur içinde büyüdük. O zaman bütün bu şeylerin dışında, tabii teknolojik oyuncaklar da yoktu. E bu çocukları da birbirine daha yakınlaştıran hem dertlerine hem sırlarına hem mutluluklarını daha iç içe yaşamalarını sağlayan ya da sebep olan bir dönemdi. O yüzden beraber büyüdük. Yani bütün mahalle, herkes ortak bir yaşamı paylaştı aslında, ortak duyguları paylaştı. Benim özlediğim şeyler biraz. Ben eski tarzda bir çocuğum o yüzden keyifli büyüdük diyebilirim.
EYLEM DELİKANLI: Oldukça politik bir aile içerisinde büyümüş bir çocuksun aynı zamanda. O döneme dair hatırladıkların neler? Neler aktarabilirsin?
KEREM FIRTINA: Kendim, yani bilincim oluştuğunda ilk hatırlamaya başladığım şeyler politik durumlar zaten, politik yaşanan hikayeler oldu. Az önce size de gösterdiğim işte gazetenin manşetinde, 84’te amcam yakalandığında ve yakalanmadan öncesi, işte ailenin yediği baskı, o konunun büyük gündem olması, amcam sağ mı, güvenliği ne durumda, yakalanma ihtimali var mı, bunlar hep sıcak gündemlerimizdi. İşte dükkân olsun, ev olsun, polis baskını ya da faşist saldırıları, bunlar da gündemimizdi. Dolayısıyla bu ortamın içine doğdum. Çok da bana gizemli geldi her şey işin gerçeği. Sebepleri bilmiyordum. Neden böyle olduğunu bilmiyordum. Şimdi bizde, işte Sünniyiz, Türküz, her iki taraf da öyle işte, o soy ağacı mevzusu çıktığında araştırdım ben de tabii ki. Özellikle baba tarafım Elazığlı, Hüseynikli, türküsü olan, çok Ermeni nüfusu olan bir bölge. Fakat bizim soy oraya da denk gelmemiş. Keza annemin babası da öyle yani, Ceyhanlı o da, yedi göbek Ceyhanlı çıktı. Dolayısıyla nedenleri bilmiyordum. Egemen sınıf, egemen mezhep, egemen kültürün mensubu bir çocuk olarak büyüdüm. Fakat devlet karşımızda bunu hissediyorum yani. Akşama kadar bitmeyen evdeki büyük masadaki toplantılar. Eve çok fazla insan giriyor büyük büyük, sakallı sakallı ağabeylerim benim şimdi işte hala hayatta olanların birçoğuyla beraberimdir. Dışarıda olanlar yani, ya da hayatta olanlar. Çok gizemli geliyordu, çok merak ediyordum. Hep sonra deniyordu bana sebebini sorduğumda. Sonra, sonra, sonra… Ben kendi kendime kurdum tabii ki durum, bir hikâye ve amcamı, daha yakalanmadan önce, şey yakalanmadan önce diyorum, cezaevinden çıkmadan önce, yakalanmasından itibaren onu cezaevinden çıkarmayı misyon edindim. Çok da inandım kendime. O zaman da He-Man çizgi filmi vardı ve işte şimdi amcam yakalandığında bizle açık görüş hakkı yoktu amcamın. Camdan cama telefonla konuşuyorduk. İşte, mümkün mertebe yoğun ne kadar şey olursa izin olursa babaannem öncelikli olarak gidiyordu ben de onun kucağında minibüse atlayıp gidiyordum ziyarete. Sonra amcama dokunamamak, yani arada bir bölme, bölme, bölme ve işte camdan cama telefonla konuşuyor olmak ilk sinirimi bozan şeydi. Sonra onu orada bırakıp dönmek sinirimi çok bozdu bunu net hatırlıyorum. Ve onu orada bırakmamaya karar verdim. Bunu da işte konuları da bilmediğim için, sorunları bilmediğim için dolayısıyla cevapları da bulamadığım için işte o He-Man kılıcıyla işte Adam’ın He-Man’a dönüşmesi ve güçlenip her mevzuyu halletmesini örnek alıp, ona özenip bizim altımızda da apartmanın altında da İzlem Kırtasiye vardı, yine esnaflarımızdan biri, orada He-Man kılıcı vardı onu aldım. Bir divan vardır bizde. Biz bu arada uzun yıllar babaannemin evinde beraber yaşadık. Daha sonra ben ilkokula geçerken ayrı eve çıktık, hemen karşı apartmanda. Ben yani Çiçekçi’de işte herhalde hemen hemen bütün sokaklarında Çiçekçi ve Selimiye’nin yaşadım diyebilirim yani. Fakülteden itibaren ayrı eve çıktım, yarısından itibaren. İşte hemen hemen her sokağında oturdum denize kadar uzanan, yokuş aşağı. Bilir misiniz Çiçekçi’yi?
http://file.bellekmuzesi.org/ohms-viewer/viewer.php?cachefile=keremfirtina.xml#segment566
Segment Synopsis: EYLEM DELİKANLI: Biraz.
KEREM FIRTINA: Yani büyük bir rampadır yani yokuş aşağı denize inen ya da denizden dimdik bir yokuşla çıkılan, güzel böyle, her kafanızı uzattığınız sokaktan eski İstanbul’un manzarasını binaların arasından görebildiğiniz güzel bir mahalledir. Açık fikirli bir mahalledir, ilerici bir mahalledir. Geçmişteki geleneklerden, Deniz Gezmişler de uzun süre Çiçekçi’de yaşadı. En son rahmetli olan Hamdi Ağabey, Hamdi Gezmiş babamın çocukluk arkadaşı. Hala sağlıklı, yani hastalanmadan öncesine kadar onların o rakı sofrası buluşmaları devam ediyordu. Ben de katılmıştım bir tanesine, iyi ki de… Ayrıca büyük Beşiktaşlıydı Hamdi Ağabey, o yüzden onunla ortak Çarşı’da da karşılaştığımız oluyordu. O yüzden o geleneklerden ötürü, işte bir de biz varız Kurtuluş var, dolayısıyla Çiçekçi’nin böyle bir hep sol geleneği de oldu mahallenin. Tabii ki de babaannemin de 80 sonrası işte İHD’yi [İnsan Hakları Derneği] kurmaları ve yoğun politik hayatı mahalleyi de politize etti. O mahallenin büyükleri ve sevilen insanları, sayılan insanları oldukları için, güvenilen insanları oldukları için. Ne diyordum?
http://file.bellekmuzesi.org/ohms-viewer/viewer.php?cachefile=keremfirtina.xml#segment649
Segment Synopsis: EYLEM DELİKANLI: He-Man kılıcı.
KEREM FIRTINA: Hah, o İzlem Kırtasiye’den He-Man kılıcını aldım babaannemlerin evinde yaşıyoruz. O babaannemlerde altımızdaki dairede de teyzemler yaşıyor üç kuzenimle. Orada da vardı divan, büyük divan. O divanın örtüsü vardır bir de yani, eski zamanlarda annelerimiz çok kızardı o divanın örtüsünün bozulmasına. Divanın örtüsü sürekli dört köşesinden çekiştirilir iyice o örtü gerilir, sonra da çocukların o divanın üzerine çıkıp hareket etmemeleri beklenirdi. Ve divanın örtüsünün bütün gün dümdüz kalması… Biz de tabii ki divanın üzerine çıkardık. Ben o divanın altına koydum He-Man kılıcını, karanlıktı çünkü yüksek büyük bir alanın altı. Örtüsü de büyük, şanlı olduğu için o divanın örtüsü, aşağıyı karanlıkta tutardı. Ben de bir sonraki görüş günü ne zaman olacaksa o güne kadar aldığım He-Man kılıcını o karanlıkta bekletip belirli bir güce ulaşacağını düşündüm. İstedim, emindim aslında. Ve onu kuluçkaya yatırdım, kılıcımı. Planım, görüş gününde He-Man kılıcını sırtıma sokup cezaevine girip kılıcı orada çekecektim amcamı da alıp çıkacaktım. Açık görüş günü geldiğinde, ilk açık görüş günü geldiğinde, yani uzun süre açık görüş hakkı tanınmadı, şimdi Leman Fırtına’dan bahsedelim, anne-oğul olduğu için öncelikli olarak, ondan öncesi de zaten bir devrimcilik hayatı var amcamın ve daha sonra da bir kaçak olduğu bir dönem var. Dolayısıyla uzun bir süre oğlunu görememiş bir anneden bahsediyoruz.
http://file.bellekmuzesi.org/ohms-viewer/viewer.php?cachefile=keremfirtina.xml#segment777
Segment Synopsis: KEREM FIRTINA: Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne girdiğinde işte Kurtuluşçu [Kurtuluş Hareketi] oluyor orada. Ve sonra hareketin içinde güvenilen, eylemci, militan bir kişi oluyor. Genel sekreterliğe kadar da çıkıyor görevi, sorumluluğu çok oluyor. Ondan sonra ilk Kızıldere katliamından sonra bir eylem çağrısı yapıyorlar, boykot çağrısı yapıyorlar. İşte o Mart’ta içeri giriyor. İki sene kalıyor ilk cezaevine girdiğinde. Ondan sonra çıktığında tabii daha büyüyor hem hareket daha büyüyor hem devrimcilik hayatı ilerliyor, işler büyüyor sonra işte 80 ihtilalinden sonra kaçak oluyor, 84’te de yakalanıyor.
EYLEM DELİKANLI: Oldukça uzun bir süre aslında kaçak yaşamak için.
KEREM FIRTINA: Evet. Zaten hayatını o kurtarıyor amcamın. Yani erken yakalansa idam edilecek. O süreçte ne kadar geç yakalanırsanız aldığınız ceza, gördüğünüz muamele, hayatta kalma şansınız o kadar artıyor. O yüzden önemli bir şey, oradaki zaman önemli. Yani 84’te değil de 83’te, 83’ün başlarında yakalansa durum farklı olurdu tabii ki amcam için. Muhtemelen idam edilirdi diye düşünüyorum yani sıkıyönetim döneminde yakalansaydı.
http://file.bellekmuzesi.org/ohms-viewer/viewer.php?cachefile=keremfirtina.xml#segment885
Segment Synopsis: EYLEM DELİKANLI: Nereye götürülüyor yakalanınca?
KEREM FIRTINA: İlk Vatan’a götürülüyor. Teşhisi uzun sürüyor amcamın çünkü ismini kabul etmiyor. Yanılmıyorsam 63 gün gözaltında kalıyor. Yani mahkemeye sevk edemiyorlar, Ahmet Doğan Fırtına adını üstlenmediği için. Sonra hatta ben bunu sorduğumda çok etkilenmiştim cevabından, yani işte babamı apar topar alıyorlar, yüzleştiriyorlar. “Tanımıyorum” diyor yani babam da işte fotoğrafını koyuyorlar “Eak” diyorlar “Bu sen değil misin”, “Evet”, “Amca bu sen değil misin?” “Evet”, e bu o da değil mi diye, “Benziyor ama” diyor “Yani tam çıkaramıyorum” diyor. O sırada dedem GATA’da gözlerinden ameliyat oluyor. Şeker hastası, kalp hastası, gözleri görmüyor. Ankara GATA’dalar. Babaannem de onun yanında refakatçı. Artık yani amcama da işkencede, orada burada yapacakları her şeyi yapmışlar artık istemiyorlar yani bela olmuş başlarına. Mahkemeye sevk etmek istiyorlar artık, içeri atmak istiyorlar. Fakat ismini kabul etmiyor, bu kozu kullanıyorlar en son işte. Baban ameliyatlı orada bak annen yanında. En son onları getireceğiz diyorlar. Babam da çözüm olmayınca, ikisini de içeri atın deyince amcam işte benziyor dedi ya diye orada ilk sanırım 63’üncü gün ismini kabul ediyor. Ondan sonra işte mahkeme, cezaevi süreci başlıyor.
http://file.bellekmuzesi.org/ohms-viewer/viewer.php?cachefile=keremfirtina.xml#segment988
Segment Synopsis: EYLEM DELİKANLI: Metris’e mi götürülüyor?
KEREM FIRTINA: Metris’e götürülüyor. Sonra işte şeyi, kılıçla gittim cezaevine, tabii ki benim plan daha ziyaretin başında iptal oldu. Ama bunun başında size şöyle bir şey daha anlatayım, GATA ve dedemin ameliyatı bölümüne gelince, gelmişken, amcama açık görüş hakkı tanındığında bayramdı, bayram sabahı. Bizim için de bayramlar çok şeydir yani, dedem söylemiştim karacı bir albay emeklisiydi. Sert bir insandı. Yani babaannem İHD’yi kurmuş bir kadının kocası olarak orada çok farklı bir frekanslar vardı. Açık görüş hakkı tanındığı gün bayramlaşacağız, illa bayramlaşılacak yani, erken bayramlaşılacak. Tabii biz de hazırlık yapıyoruz. Yani ben yapmıyorum, benim hazırlığım belli. Ben giydirilmişim, heyecanla yani son anda bana hadi diyecekler ve işte divana gideceğim, onu, kılıcı sırtıma sokup çıkacağız evden. İnsanlar, işte cezaevine gidecek, öte beriler falan filan babam o işlerle ilgilenirdi. İşte diyelim ki sabah saat sekiz değil de sekiz buçuk, ya da dokuz değil de dokuz çeyrekte geldi babam. Aşağıdan hemen yani. Daha o zaman babaannemlerde yaşıyoruz. Bayramlaşacağız ve cezaevine yola çıkacağız. Yeşil çuhalı koltukları vardı eski babaannemin, hiç unutmuyorum böyle kadife gibi, yakar o kumaşı. Onun üzerinde oturuyorum, sütlü kahve de bir bayramlığım var sanırım pantolon askılı. Heyecanla oturmuşum bekliyorum. Babam geldi işte dedemle bayramlaşacak ve benim için o an o kadar gereksiz bir an ki, hadi bayramlaşılsın ve gidelim yani, işim var çünkü olaylar olacak. Babam geldi, dedeme elini uzattı “öpeyim baba” dedi işte dedem artık çok huysuzdu. Zaten sert bir insandı çok huysuzlaştı işte gözlerini de kaybetti şeker vesaire… Çekti elini öptürmedi böyle babama. “Bu saatte bayramlaşma mı olur?” dedi. “Ya” dedi “Baba ne var saatte, ver öpeyim, gidelim” falan. “Hayır” dedi “Bu saatte bayramlaşma olmaz” dedi falan. Onu kitabımda yazmıştım hiç unutmuyorum babam şey dedi o anda kızdı yani, nereden geldiyse o cümle aklına, ya “Eh” dedi “Havuç mu doğruyoruz?” dedi. Öyle bir cümle çıktı ağzından, havuç mu doğuruyoruz! Geldik işte dedi, işte saçmalama gibi bir şey mi söyledi ya da onu da söylemedi mi ama ilk kez sesini yükseltti babasına. Allah, kaldım ben de böyle. Bir de dedem şey, gözleri kocaman güneş gözlüğü var simsiyah, benim için tam korkutucu sert bir masal kahramanı yani. Korkutucu demeyim ama böyle geriden izleyip heybetli bulduğum, ama uzaktan izlediğim bir karakterdi. Görüyor mu diye gözünün önünde kendimi şey yapardım, böyle gözünün önünden geçerdim gözlüğünün camında kendime bakardım. Babam öyle işte sesini yükseltince sessizlik oldu bir anda, ilk kez olan bir şey. Benim de o zaman ilgimi çekti ilk a ne oluyor acaba diye. Sonra birden böyle dedem ayağa kalktı, gideceğiz yani şeye, cezaevine, ilk açık görüş. Dedem ayağa kalktı, böyle babamın karşısında durdu küt dedi yere düştü öldü. Böyle, ben ölüm ne bilmiyorum tabii o zaman yani. Sadece kocaman bir adam tok bir sesle birdenbire olduğu yerde yere düştü. İşte babam ağlıyor, üzerine kapanıyor, baba diyor ne olur kalk işte her yerini öpeyim ben işte niye öyle dedim falan filan derken bizim iş sarktı. Benim için gerçekten o an yani ilk kez ölüm gördüm, hiç de fikrim yok, yani o an babamın ağladığını sadece, yani ağlıyor kötü bir şey ama ölümü idrak edemiyorum yani. Kalkacak mı kalkmayacak mı onu bilmiyorum, ölüme ağlanıyor mu, hiçbir fikrim yok. Şeyi çok net hatırlıyorum yani, hay Allah şimdi ne olacak, onu düşünüyordum, çünkü çok uzun zaman açık görüş bekledik ya, özellikle babaanneme ilk kez sarılacak falan, e şimdi ne oldu yani gibi bir şey olmuştu bende ölüm acısından ziyade ilk tabii ki, o aidiyette, şeyde değildim yani, bilinçte değildim ölümle ilgili. Sonra işte herkes babaanneme baktı, ne yapacağız acaba diye. Ben, yani bekledim yani, acaba ne diyecek. Hiç istemedim planın iptal olmasını. Ona kafam erdiğini hatırlıyorum duygu olarak. Hani gidilmeyecek mi acaba, çünkü büyük bir şey oluyor yani. İnsanlar geldi dedemi battaniyeye sardılar bir şey bir şey… Sonra babaannem şey dedi işte, “tamam” dedi “önce gideceğiz işte ben oğluma sarılacağım, ondan sonra geleceğim cenazemizi kaldıracağız.” Ben de sevindim yani açıkçası. Ve o an, bir anda ayağa kalkıp içerde divanlı odaya yürüdüğümü hatırlıyorum. Orada böyle, bu arada salonda deli gibi babam ağlıyor babasının üzerinde onun vicdan azabı maalesef yani çok gereksiz tabii ki ama o vicdani yarası diyeyim azap duymuyor olması gerekir, onu artık çoktan atlatmış olması gerekir ama o üzüntüsü hep vardır yani. Çok da talihsiz bir şey oldu öyle olması onun açısından sanıyorum. Ama olur hayat yani böyle kritik anlar çok mümkün. Başımıza gelmese de mümkün ama, her zaman gelmese de. Sonra yürüyorum divana doğru, işte törensel yavaş hareketlerle öyle dakikalarca yavaş eğildim dizlerimin üzerine. Ellerimi sokuyorum işte yani çünkü törende bir aksaklık olmaması gerekir ki yani o sihir neyse o beklediğim güç patlaması, şunu yapmadım da olmadı diye bir bahane üretmiyorum ve bütün üretmemek için bütün anları gerçekleştirmeye çalışıyorum. Neyse tam böyle onu iki elimle divanın altından çekerken kapı açıldı. Annem ne yapıyorsun sen dedi. Benim karizma gitti orada, havam buzuldu. Bir şey yapmıyorum ya dedi, soktum kılıcı. Neyse ama o önden yürüyünce ağır adımlarla hadi dedi işte böyle böyle, tamam dedim geliyorum. Gittik. Cenazemizi evde bıraktık. Ya da şeye gitti özür dilerim herhalde gasilhaneye gitti herhalde çünkü bir arabanın arkasında taşındığını hatırlıyorum yine battaniye içinde. Onu izlediğimi hatırlıyorum. Onu da şundan hatırlıyorum. Babaannemin böyle kuru patlıcanları, domatesleri asıp kuruttuğu yüksek demirli bir balkonu vardı. O balkon da herhalde paslanmıştı ben de ağzım açık böyle o arabanın arkasından bakıyordum. İlk pas tadı hissettim orada acı saçma bir tat, oradan böyle o arabanın arkasına uzatmış koymuşlardı dedemi battaniyeye sarmışlar onu hatırlıyorum. Gitti cenazemiz evden biz de evden çıktık. Duygularını hatırlamıyorum kimsenin. Yani dedemin ölmesiyle o evde yaşananlarla ilgili hiçbir şey hatırlamıyorum. Cezaevine giderken minibüste arabada ne haldeydi insanlar onları bilmiyorum. Evet ben kendi heyecanımı hatırlıyorum demek ki etkilenmemişim herhangi bir şeyden. Kendi hedefime, görevime doğru orada bir motivasyon bozulması olmamış yoksa çok üzgündük hatırlardım yani öyle bir şeyi hiç hatırlamıyorum. Cezaevine geldik. Tabii ki de aramada askerler benim kılıcı aldılar. Daha baştan bütün plan, yerine de bir şeker verdiler lolipop gibi bayram diye herhalde.
EYLEM DELİKANLI: Onu biraz daha anlatır mısın? Nasıl bir yer Metris? Gittiniz kapının önüne, sonra?
KEREM FIRTINA: O kadarını, yani detaylı şeyini hatırlamıyorum. Dediğim gibi yani, sadece orada amcamı gördüğüm ana kadar ki, o geçişi, güvenlik bölümünü--- Sadece kılıcımın alındığı anı ve işte şeker verildi yani bayram diye herhalde, onu hatırlıyorum. Hayatımda yani zaten şekerle tatlıyla çok aram yok ama acayip sinirimi bozmuştu yani böyle şekere öfke duyduğumu hatırlıyorum orada. Yani kılıcı aldıklarına--- Ya şekerden nefret etmiştim yani o çok sinirimi bozmuştu, çok dolandırıldığımı hissetmiştim yani. Üstelik çok uzun zaman o açık görüşü bekledik, çok uzun zaman ben o kılıca güç topladım vesaire yani. İnanılmaz bozulmuştum. O yüzden de gördüğünüz bir fotoğraf var üstte o, orada böyle suratım yani. Normalde amcamla yani o çocukluğumda keşke olsa yani. Kahramanımdı benim yani. Onunla görüşmek, onunla buluşmak, cezaevinden çıktıktan sonra ben okula başlayana kadar her günümüz vesaire sonrası, işte İHD’nin uçurtma şenlikleri vesaire hep He-Man’imdi yani. Şeydi benim için, masal kahramanı gibi bir şeydi amcam. Üstelik büyüdükçe hikayelerini de öğrenmeye başlıyordum çok olumluyordum kafamda her geçen dönem amcamı. Yakın hissediyordum kendimle, kendime. O yüzden çok moralim bozuk bir, yani insanların evde yaşadığı, dedemin ölümüyle yaşadığı şeyi ben asker kılıcımı aldığında yaşadım ve işte o fotoğrafı görürsünüz çok moralim bozuk o açık görüşte. Tabii orada öncelikler vardı. Yani amcam işte sarılınıldı edildi amcamın sorusu “Babam niye gelmedi?” oldu, onu hatırlıyorum. İşte ben bir ağız, yani dedem düştü dedim. Düştüyü o yüzden yani, hiç öldü diye bir kelimeyi de bilmiyordum belki yani. Düştü dedim sonra açıkladılar işte. Annem ağladı falan amcam onu teselli etti. Yani lazımsın sen bize dedi. Buradaki arkadaşlara lazımsın, güçlü olmalısın dedi yani, toplamalısın kendini diye, onu hatırlıyorum.
http://file.bellekmuzesi.org/ohms-viewer/viewer.php?cachefile=keremfirtina.xml#segment1725
Segment Synopsis: EYLEM DELİKANLI: Babaannen?
KEREM FIRTINA: Babaannem, çok sarsıldığı bir gündü o gün. Yani zor bir gündü babaannem için ama açık söyleyeyim ben böyle zamanlarda normalde hep ailemdeki insanların duygularını ön planda tutar ve önemserim yani kendim bir şekilde hallederimciyimdir yani. Onların, onlar iyi olsun önce gibi bir içgüdüm var, refleks diyeyim hatta bunu, geriye alabildiğim bir şey değil. O gün öyle değildi ama yani, babaannemin acısını, babamın acısını falan gerçekten önemsemedim. Çok sinirim bozuktu o gün. Çok yani. O şeker, o kılıcın gitmesi, planların bozulması. Herhalde özgüvenimi yitirdim o gün mesela öyle bir şey söyleyebilirim yani. Mahcup oldum sanırım. Sonra amcama işte bu ölüm haberi falan anlatıldı, amcam babaannemi teselli etti vesaire ondan sonra amcam bana bunun nesi var dedi niye böyle ilk daha o zaman konuştum onu söyledim yani böyle böyle kılıcım vardı işte kurtaracaktım seni. Kılıç içeri almıyorlarmış dedim o şeyde aklıma geldi tekrar sonuna doğru. Ya dedim kırmızı bir kumaş pelerin gibi bir şey var mı, oradan da Superman’e, hani ben kılıçla alamadıysam sen bir kırmızı kumaş bul sen çık, böyle de bir ihtimal var ikinci yol. O gün o aklıma gelmişti onu söyledim. Olur bakarım demişti o da. Keh keh keh diye güler böyle. Bakarım sorarım arkadaşlara demişti. Onu ihmal etme mutlaka sor falan. Öyle çıkmıştık, açık görüş öyleydi.
http://file.bellekmuzesi.org/ohms-viewer/viewer.php?cachefile=keremfirtina.xml#segment1839
Segment Synopsis: EYLEM DELİKANLI: 84 senesi cezaevlerinde oldukça yoğun olduğu bir dönem. Özellikle tek tip kıyafete karşı direnişler var. Metris bunların başında geliyor.
KEREM FIRTINA: Evet. Amcam da o şeyin başını çeken, tek tip kıyafete karşı, işte mahkemeye çamaşırla çıkıyorlar mahkemeye. Orada ilk yoğun, ilk değil tabii ki yoğun işkence gördükleri bir şey oluyor, direniş oluyor. Bir aramada amcamın çene derisinin yüzüldüğü bir arama var, babaannem anlatır onu. Parmakla makat araması yaptığı parmakla ağız araması da yapmak istiyor özellikle, amcam da ağzını açmıyor. Açarsın açmazsın açarsın yere yatırıyorlar işte, ikisi ayaklara askerin, ikisi kollarına, açtıracak olan da göğsüne oturup iki eliyle yükleniyor çeneden. Yine de açmayınca buradan derisi ayrılıyor.
http://file.bellekmuzesi.org/ohms-viewer/viewer.php?cachefile=keremfirtina.xml#segment1915
Segment Synopsis: EYLEM DELİKANLI: Babaannen ne sıklıkta gidiyordu Metris’e?
KEREM FIRTINA: Sık gidiyordu. Babaannem çok belalısıydı Çankaya’nın da özellikle yani. Turgut Özal’ın falan çok gördüğünde artık çok sinirinin bozulduğu bir kadındı. Çok sıktı. Yani sırf cezaevine de değil Ankara, Meclis, Çankaya, İstanbul, burası, İHD, kadınlarla işte şey o cezaevlerinin önündeki kahvehaneler buluşma yerleri oralarmış daha ziyade. Ben İstanbul’daki İHD toplantılarına katılırdım. İlkokula başlayana kadar babaannemin, hatta başladıktan sonra biraz da büyük adam oldum havasına da girdim. İlk böyle dersler ağırlaşana kadar ilk iki sene kimse bana dokunmadı da iyiydi de hep derslerim. Onları hemen aradan çıkarırdım ben dersleri. Yani okuldan, bir saatte iki saatte hemen aradan çıkarır, sonraki zamanımı işte bu hikayelere bırakırdım. Biz ayrı eve çıktıktan sonra mesela babaannemin evine, benim ilk anahtarım küçük yaşta yani yedi yaşında babaannemin evinin anahtarıydı. O da büyük eski İstanbul evi, yüksek tavanlı, eski iki evin birleşimi. İşte üç aile kalıyorduk biz evde orada yani. Amcamlar, biz, babaannemler. Nüfus azala azala gittiği için tabii vefat, cezaevi vesaire. Sonra biz evden çıktıktan sonra ben ilk anahtarım kendime ait o evin anahtarıydı mesela. Ve cep telefonu da yok ya, e şimdi kontrol de, ben oraya gidiyorum diyor ne yapıyorsunuz babaannemle oturuyorum, babaannen nerede işte tuvalette, yemek yapıyor, bir şey. Yani ben evde tek babaannemi bekliyordum mesela. Geldikten sonra onunla sohbet etmek. On bir, on bir buçuk gibi gelirdi. Söylerdi bana bak bugün gelme geç geleceğim ben, çok evhamlanırdı benden, çok korkardı yani bir şey olacak, çok evhamlı bir kadındı. Çocuklarını sakınmadı ama yani torunları konusunda fevkalade, aşırı diyebileceğimiz bir evhama sahipti. Elinde olsa ben fakültedeyken falan da sekizde evde olmamı isterdi yani. Bana gücü yetmedikten sonra annemi kıstırmaya başladı “Geldi mi Kerem? Nerede hala? Saat on oldu, on bir oldu” diye telefon açardı böyle. Korkardı, ben sağ salim eve geleyim isterdi.
http://file.bellekmuzesi.org/ohms-viewer/viewer.php?cachefile=keremfirtina.xml#segment2063
Segment Synopsis: Lisede de ben siyasetle ilgilendim yani örgütlü olarak siyaset yaptık. O zaman Kadıköy ÖDP [Özgürlük ve Dayanışma Partisi] vardı, orada toplanıyorduk Kenan Evren Lisesi’nden. Şimdi Can Atalay hukuk öğrencisiydi. Can Ağabey bize Kadıköy ÖDP’de işte salon ayarladı büyük salonu, biz 66 kişi ilk toplantımızı yaptık. Hatta ilk toplantımızı Süreyya Sineması’nın aşağısındaki, karşısındaki Ocak Sineması’nın üstünde Kadıköy’de çok bizi, o zaman solcu insanlar işportacılar vardı yani Ocak Sineması’nın altında gündüz parizyen çorap satardı Apo Ağabey akşam sinema zamanında mısır patlatırdı. Tezgâh dönüşürdü akşam çorapçıdan mısırcıya. Apo Ağabey rahmetli oldu. Burada Süreyya’nın yanında bilen bilir tezgâh vardı, Hamdi Ağabey kaset satardı gözlüklü iri büyük bir Hamdi Ağabey vardı, uzun yıllar yani. Biz onlarla takılırdık. Onlar bize sahip çıkardı. Biz işte bir şeyler yapardık. Sonra bize toplantı yaptığımızda ilk Ocak Sineması’nın üzerinde böyle tavan arası bir yer ayarladılar fakat biz çok kalabalık olmaya başladık. Bu da duyuldu. Sonra işte benim zaten yani Kadıköy ÖDP, o zaman ÖDP kurulmuştu bütün renkler aynı çatının altında olacaktı, gökkuşağı gibi oradan ben Can Ağabey’le işte iletişim kurduk. O beni biliyor ben yaşım itibariyle bilmiyorum onları daha Can Ağabey’in amcasını vesaire ama. Dedim bizim yere ihtiyacımız var yani, sonra Cuma günleri Kadıköy ÖDP’de büyük salonda toplanıyorduk. Ve size bir şey söyleyeyim, hatta bunu biz bunu orada yani bir buçuk jenerasyon mezun olana kadar devam etti. Bir buçuk sene o 66 kişi 100, 120 kişiye ulaştı. O zaman Kadıköy’de yani 94-99 arası daha öncesi daha şeydir tabii ama bizim dönemimiz oydu. Ülkü Ocakları’nın liselerdeki teşkilatlanması çok kuvvetliydi. Bizim de dolayısıyla başımız sürekli belaya girerdi. Onlar da işte Marmara Hukuk’tan, oradan buradan toplanıp bize destek olurlardı, kollarlardı bizi. Orada o kadar zaman toplantı yaptık Eylem, bu Can Ağabey’in sözüdür yani, ben çünkü şeye de katılıyordum, bizim lise toplantısı bittikten sonra partinin toplantısına da gençliği olarak katılıyordum. Orada kızmıştı toplantıda yani “Bu çocuklar bir seneden fazladır buraya, saatleri belli günleri belli, bu kadar insan geliyorlar hiçbirini örgütleyemedik bir çalışma bile yapamadık diye” yani. “Onlara vadedebileceğimiz bir konuşma bile yapamadık” yani diye, ilgilerini çekeceğimiz. Böyle bir konuşma yapmıştı. Sanırım 96 ya da 97 yılında.
http://file.bellekmuzesi.org/ohms-viewer/viewer.php?cachefile=keremfirtina.xml#segment2265
Segment Synopsis: EYLEM DELİKANLI: Oraya geleceğim. Biraz Leman Fırtına’yı anlatır mısın bize? Özellikle biraz başından aldık ki hikâyeyi ailenin politik angajmanlarını daha iyi anlayabilelim diye. Genellikle bu aileler aslında bu hapishane önlerinde mobilize oldular ve kendilerini aslında kendi tercihleri olmayan bir politik mücadelenin içinde buldular değil mi? Babaannen nasıl mobilize oldu onu anlatır mısın?
KEREM FIRTINA: Amcamla başlayan süreçte elbette. Fakat şu zaten sanırım ayırt edici özelliklerinden birisi oldu, babaannemin evi, yani kaldığımız ev yardım ve yataklık mi yani? Orada kalmayan çorba içmeyen kimse yoktu yani. En meşhur isimlerden bahsedebiliriz burada. Zaten kendi beyanları da vardır. Çiçekçi’deki o, ya biz o ranzalarda büyüdük Aslı’yla mesela. O ranzaları babam, yatak çıkmış olmasına rağmen artık uzun zaman attırmadı, kıyamadı yani. Biz gacır gucur sallana sallana üstlü altlı çok eski tahtalardı. Onlarda yattık, yani yatakhane gibi bir bölüm vardı ranzalı babaannemin evinde. Aşevi gibiydi de aynı zamanda. Sürekli yemek yapılırdı yani. Çok evladı vardı yani, çok ayırt etmeksizin davranan bir insandı. Çok sert de bir insandı babaannem. Korkusuzdu. Mesela ilginçti o. Çok korkusuzdu, müdanasızdı. Polise, politikacıya işte dediğim gibi Çankaya’ya, Meclis’e--- Kapılarından ayrılmazdı yani, işte haberlerde görüyordum yani. Haberleri izlemek en büyük zevkimdi. Hele babaannem evdeyse, akşam 8’de oluyordu haberler o zaman, babaannemle haberleri izlemeye bayılıyordum. Çok sert izliyordu haberleri. Küfür de ederek izliyordu, çıkan karakterlere. Genelde “Boyun devrilesice” diyordu yani. Gece, militan bir kadındı babaannem, hiç durmazdı yani. Yurt dışına da çok sık giderdi. O konuda çok şanslıydım mesela. Yani Türkiye’de paten yokken patenim olmuştu benim. Evet. Nasıl ayağımıza geçirileceğini bilmiyorduk öyle bir dalı uzayan sokuyorsun tekrar vidalıyorsun falan öyle bir şeydi. Çok sık yurt dışına gidiyordu. Toplantılar oluyordu çok fazla. Cezaevi önlerindeki kadınları örgütlemekle ilgili Didar Şensoy’la, diğer annelerle beraber. Didar Şensoy kadim bir yoldaşıydı onun. 1 Eylül’de meclis önünde fenalaşıp vefat eden. Yani böyle, çok koruyucu kollayıcı, umut ve güç veren de bir insandı. Yani şeyde de öyle, yaşlılığında da öyleydi. Bu en son rahatsızlanmadan önce Şişli Kent Kültür’de Eylül Kadınları [Eylül’ün Kadın Yüzleri] diye bir belgesel hazırladılar. Mor Film olabilir [Günebakan Film], yanlış bir şey söylemeyim şimdi, Ayben’ler sanırım, [Ayben Altunç] orada mesela sahneye ödül almaya çıktığında böyle sesi titredi, bugüne dair bir şey söylemiş gibi oldu aslında çok, çünkü şey dedi orada, “Çocuklar bu mücadele öyle kısa kesilecek değil devamlı mücadele ister, devamlı koşmak ister, yılmiyceksiniz, yıldığınız zaman ben sizi affetmem, yılmiyceksiniz” anlamışsınızdır, Ispartalı babaannem, yapiceksin, yılmiyceksin, caksın yok onda, babam da öyle konuşur, direkt annesinden almış, maykıl ceksin, öyle. Şeyi, yılgınlığı hiç hiç görmedim. Ne olacak olur hallolur, hep öyledir güçlü kadındır babaannem. Bir de mesela çok bu kadınlar, anneannem olsun babaannem olsun çok tayinle Anadolu’nun her yerini yokluk zamanlarında, yani Anadolu’da da gerçekten hiçbir şeyin olmadığı dönemlerde yani. İstanbul’da yok deniyor biz yokken Anadolu nasıldır yani? Sağlık yok yani bir kere, aşı yok o yok, ilaç yok, doktor yok yani öyle bir zamandan ve yöreden bahsediyoruz. Oralarda görev yaptıkları yıllarda, yaşadıkları yıllarda tabii çok fazla şeyle mücadele etmişler yani hani ateşi çıkanı kızağa bindirip bir, işte sağlıkçı yoksa bir ebeye, o yoksa bir şeye oradan oraya, bu iğne yapmayı öğrenmiş bu insanlar işte ne bileyim fiziksel olarak da yani sırf duygusal olarak değil fiziksel olarak da zorluğa çok dayanıklı bir insandı. Bütün kuşak öyle mi bilmiyorum ama babaannemden, anneannemden gördüğüm budur. Hep böyle bir hastalık olduğunda, işte bir bela olduğunda, bir şey olduğunda hiç geri duracak, panikleyecek bir havası hiçbir zaman olmamıştır. Neymiş bakalım diye böyle bir, önce bir kere sert çıkar yani, e ne olmuş yani falan diye, pozisyonunu öyle alırdı babaannem. Geri gitmezdi. Bastırırdı. Çok mücadeleciydi. Çok mücadeleci, yani mücadeleyi bıraktığı bir anı görmedim zaten. Sonuna kadar yani, öyle biriydi. Sürekli, hayatı boyunca hakkında, yani öldüğünde bile kaç tane dava vardı arkasında babaannemin. Bugüne kalsaydı kesin yargılarlardı babaannemi bence. Olabilir yani yaş falan tanımazlardı, zannetmiyorum.
http://file.bellekmuzesi.org/ohms-viewer/viewer.php?cachefile=keremfirtina.xml#segment2683
Segment Synopsis: EYLEM DELİKANLI: Bir de tabii şöyle bir önemi var bütün bu mücadelenin aileler açısından, kaydı çok zor olan işkenceyi kendi dilekçelerinde açık açık belirterek kendi çocukları, belki eşleri bazılarının, bunu resmi makamlara ileterek aslında bir anlamda bugüne bir belge bırakmış oldular. Bu belgeler bütünüyle çok önemli çünkü işkenceye dair açılmış davalar çok çok az ve bir sonuç getirmemiş. Dolayısıyla o mücadelenin devamlılığı anlamında da en azından bu türden arşivler bırakmış olmaları nedeniyle ayrıca bir öneme sahipler diye düşünüyorum.
KEREM FIRTINA: Evet, o Halepçe katliamı döneminde, daha sonra o kıl çadırlarda yaşananlar, onların hepsinin fotoğraflı dosyaları, işkence dosyası diye bir kitap vardı, orada zaten bütün tuttukları tutanaklar raporlar, tarih, yer belirterek hepsini kayıt altına almışlar. Önemli çalışmalar yapmışlar. Hem işkence mekânlarında, işkence içeren olaylarda hem de maalesef katliamlarda da ciddi raporlamalar, ciddi araştırmalar meselenin üzerine en detaylı, çarpıcı gerçeklere ulaşana kadar gitmişler.
http://file.bellekmuzesi.org/ohms-viewer/viewer.php?cachefile=keremfirtina.xml#segment2771
Segment Synopsis: EYLEM DELİKANLI: Sen İHD’nin kuruluşunu hatırlıyor musun?
KEREM FIRTINA: Kuruluşunu hatırlamıyorum, yani İHD’nin varlığını hatırlıyorum. Kuruluşunu da hatırlıyorumdur belki bilmiyorum ki. Ben hep İHD’nin işte gecesinde, yani şöyle yani en son işte, sandalyeler yan yana konurdu ben orada uyuyan bir tek çocuk da bendim o yaşta yani. Çok gitmek isterdim çok seviyordum o ortamda olmayı. Çok seviyordum. Büyük büyük konuşmalar yapılıyordu. Polis geliyordu bazen ışıklar açılıyordu işte kimlik kontrol bilmem ne. Uçurtma şenliklerimiz vardı ya çok güzel aktivitelerimiz de vardı. Çamlıca Tepesi’nde olurdu hep. Her sene, hiç sekmeden. Harika böyle, sırayla böyle üçüncü, dördüncü, beşinci diye. Yıllarca oldu bu ve hevesle nasıl o çıtalar alınır. Amcamla büyük büyük uçurtmalar yaparlardı vallahi çok büyük yani. Bize de keyifle böyle uçurmaya çalışmak kalırdı. Çok güzel yemekler, zeytinyağlılar, piknik yani.
http://file.bellekmuzesi.org/ohms-viewer/viewer.php?cachefile=keremfirtina.xml#segment2833
Segment Synopsis: EYLEM DELİKANLI: Amcanın çıktığı günü hatırlıyor musun?
KEREM FIRTINA: Eve geldiği günü hatırlıyorum. Yani çıktığı günü hatırlıyorum tabii, şeyde değildim ben, cezaevi önünde değildim. Evi hatırlıyorum. Çok güzel bir kalabalıktı, çok güzeldi. Sadece şey, geride kalmıştım onu biliyorum, amcamın çıktığı gün. Yani çok fazla vakit geçireceğimi sanırken bir anda çok kalabalık oldu, onu hatırlıyorum. Pek çok, yani sonra biz beraber baş başa uzun vakit geçirdik. Bir süre hemen kalabalık olmuştu.
http://file.bellekmuzesi.org/ohms-viewer/viewer.php?cachefile=keremfirtina.xml#segment2869
Segment Synopsis: EYLEM DELİKANLI: Hangi liseden mezunsun?
KEREM FIRTINA: Kenan Evren’di adı. Şimdi ne acaba? Nasıl ironik değil mi? Stadın yanındaki. Şimdi stat aldığı orayı zaten, okul yok artık orada. Ama bu barış süreci dönemi ismi de değişmişti. Demokrasi hareketi olarak ismini değiştirmişlerdi. Sonra geri veremediler ama ismini zaten okul da yıkıldı.
EYLEM DELİKANLI: Lisede örgütlendiğini söyledin ÖDP içerisinde.
KEREM FIRTINA: Yo, lisede biz kendimiz örgütlendik, ÖDP’nin toplantı salonunda toplantı yaptık.
EYLEM DELİKANLI: Biraz o dönemi, benzer dönemlerde aynı yerlerdeymişiz, o dönemin heyecanını biraz anlatmak ister misin? Senin için nasıl bir anlam ifade ediyordu? Uzunca bir, yani 80 dönemi ve baskısı ve bunun aile içerisindeki tezahürünü anlattın, sanki 90’ların başı biraz daha artık işlerin değişeceğine dair umutların olduğu bir dönemdi. O süreci nasıl hatırlıyorsun?
KEREM FIRTINA: Hım, bir kere ben pek o dönemi şey hatırlayamıyorum, yani öyle umutlu ve mutlu olduğumu hatırlamıyorum. Gergin olduğum bir dönemdi. Çünkü, mesela liselerde örgütlü sol grup yoktu neredeyse. Herkes kafasını kaldıramadan birey olarak takılıyordu. İki üç arkadaş, ha onlar SİP’li dört arkadaş da önemsenmediği sürece başının belaya girmediği ortamlardı liseler ve Kadıköy’den bahsediyoruz yani. Bu beni çok sıkıştırmıştı liseye girdiğimde çünkü ben aslında epey güçlü olduğum atmosferde büyüdüm. Yani devrimcilerin içinde devrimci bir ailenin çocuğu olarak büyüdüm. Liseye geldiğimde ise ülkücüler vardı her tarafta. Takım elbiseli insanlar okulda okuyordu yani. Kredili sistem vardı, yaşları büyüktü. Hepsinin Türk bayrağı rozeti vardı ceketlerinin yakasında. Ya da boğazlı kazak giyiyorlardı. Üzerine ceket ya da ceketsiz, boğazlı kazak kumaş pantolon. Böyle öğrenci bir ekip vardı. Baya kalabalıklardı ve şimdi o bir karşı tarafta da herhangi bir direnç de olmayınca artık sadece siyasetin gücü olmuyor yani kendisi bir rüzgâr ve popülerlikle de ilerleyebiliyor yani. Herkes ülkücüyse yeni hazırlığa başlayan çocuk da ülkücü oluyor hemen ülkücü oluveriyor çünkü orada yirmi erkek kantinde böyle oturuyorlar işte o ülkücü olursan sana hiçbir şey olmuyor. Öbür türlü işte tak tak, omuz yemeğe başlıyorsun. Sonra köşede sıkıştırılmaya başlıyorsun. Stadın okulla, okul binasıyla stadın son duvarının arasında bir boşluk vardır, oraya çekilirdi insanlar tartaklanmak için. Bunları yaşamamak için de gelen çocuklar, hiç ülkücülükle alakası yoksa bile, o basıncı yememek için, o zorbalığa maruz kalmamak için ülkücü olurlardı. Bu da benim için tahrik edici oldu, sinirimi bozan bir şey oldu. Zaten benim de üzerime gelmeye başladı arkadaşlar. Daha sonra bir deli çıkışım oldu yani. Sonradan arkadaşım olan bu iki üç arkadaşa karşı gittim ve bu kadar insan tek kişiye, bu hani, siz bir de bunu delikanlılık diye yapıyorsunuzdur yani, bu kadar erkek ve tek biriyim ben. Tekim ya diyorum yani. Birden o gün, Kurbağlıdere’nin oradaydık işler tersine döndü. Herkese hadi siz gidin dediler falan bu iki üç ileri geleni o ekibin oturdular benimle Kurbağlıdere’nin merdivenlerinde. Ben de aileme söylemişim bugün geç geleceğim ben diye, biliyorum yani, cep telefonu yok. Babama söyledim, babam biliyordu durumları. Sıkıntılı bir gün olacak, olabilir diye. Çünkü daha devam edemeyeceğim aksi halde yani o şekilde hırpalanmaya ya da bir şey yapamamaya yani. Yapacağım, yapmaya karar vermiştim. Sonra onlarla da işte, ya dediler güzel adammışsın vesaire, hiç siyaset konuşmadılar ve yaz tatili yakındı, yazın okuldan da ortamdan da uzak kaldılar ve biz ama arkadaş olduk. Benimle çok yakın oldular. Kış başladığında solcu olmuşlardı. Ondan sonra o bizim teşkilatı kurduk işte, o üç kişiyle. Sonra onların başına tabii çok dert açmış oldum. Benim başıma da açıldı tabii de benim için alışık olduğum bir şeydi. Ama onlar taraf değiştirerek aslında çok hedefe geldiler. Onlara taraf değiştirten çocuk olarak ben ama zaten alışık olduğum bir durumdu. İşler lisede öyle başladı.
http://file.bellekmuzesi.org/ohms-viewer/viewer.php?cachefile=keremfirtina.xml#segment3211
Segment Synopsis: Bu amcamı süper kahraman modeliyle kurtarma işi iflas edince babaannemin de sürekli, işte dönemin başbakanına vesaireye hakaret ettiğini bildiğim için, sorumlusunun o olduğunu anlamıştım. Bu süper kahramanlık işleri de fayda etmeyince o zaman dedim demek ki başbakan olmak gerekiyor. Ve çocukken amcam da siyasal bilgilerde okuduğu için Ankara, zaten ona hayran olduğum için, oranın politikacı yetiştirdiğini öğrendim, başbakan olayım o zaman ben dedim. Durumu öyle düzeltebiliyoruz herhalde, bu kişi sorumlu. Başbakan olmaya karar verip siyasal bilgiler fakültesinde okuma planını yaptım. Plan yaptım yani. Biz yedide ilkokul bire başlıyorduk yani, öğretmenler sorar ya işte adın soyadın büyüyünce ne olmak istiyorsun falan, herkes astronot, öğretmen, doktor diyorlar ben de başbakan demiştim yani. Yedi, bir süre önce karar vermiş olsam herhalde altı, yedi yaş arasında karar verdim buna. Sonra Çiçekçi dediğimiz mahallemizde bir de amatör tiyatro grubu vardı Üsküdar İmar Kültür Derneği’nde faaliyet gösterirdi. Onlar her sene sonunda bir temsil yaparlardı, bütün semt gider onları izlerdik. Çok imrenirdim ve on, on üç yaşında ben de o tiyatro ekibine katılmak istedim. Şansıma o kadar popüler oldular sınav yapmaya karar verdiler benim gireceğim sene. Hiç sevmem, sınavdan gerilirim başarısız olma endişesiyle elbette ki. Neyse sınavı geçtim. O ekibe girdim. Tiyatro şeyi devam etti. Bizim okulların, işte Kenan Evren Lisesi’nin, Kadıköy Anadolu Lisesi’ni falan saymıyorum zaten kültür sanat mevzuları iyidir yani, bizim okulun 268 kişilik konferans salonu vardı. Profesyonel voleybol, basketbol kapalı spor salonu vardı. Halı sahası vardı, büyük bir araziydi. Boşuna istemiyordu Fenerbahçe Kulübü araziyi. Orada edebiyat hocam, beni dışarıdaki tiyatro oyunuma gelmişti, izledi okul tiyatrosuna giriyorsun dedi. Öyle durum biraz ciddileşti, liseler arası tiyatro yarışması vesaire. Orada ödül kazandım falan, tiyatroya hiç ara vermedim. Ta ki lise sona gelip planlarımı gerçekleştirmem gereken işte on yıl, on iki yıl öncesinde verdiğim kararın zamanı gelmişti. Tiyatroyu bıraktım, hiç annem babam bir şey demedi. Anneannem çok isterdi sanat yapayım. Ben bıraktım şeyi, tiyatroyu lise sonda, sınava hazırlandım, İstanbul Siyasal’ı, ben Ankara yazmadım, İstanbul Siyasal’ı kazandım sonra Şahika Tekand’a geçip dışarıdan oyunculuk eğitimi aldım işte. Oyunculukla siyasal paralel gitmeye başladı. Okul yani. Beyazıt’ta da mesela o dönem bizim rektörümüz Kemal Alemdaroğlu, rektör yardımcımız Nur Serter, YÖK Başkanı da yani 12 Eylül’ün kurumunun başkanı da Kemal Gürüz’dü. Bu birinci cumhuriyetçi, Kemalist politikacılarımızdı. Nur Serter dediğimiz. E şimdi, yani benim arkadaşlarım, biz, hepimiz okulda onların döneminde şiddet gördük. YÖK protestosu ya, YÖK protestosu 6 Kasım’da yaptığımız şey, o metinde darbeye karşı, yani işte darbenin kurumlarından olan YÖK kaldırılmalı vesaire dersiniz daha hiçbir şey demezsiniz. Bunu yapan arkadaşlarımızın tamamı ikişer dönem uzaklaştırıldı. İki! Yani bir tam sene öğretim hayatını çalan insanlar Nur Serter ve arkadaşlarıydı mesela. AKP ve şürekası da değildi o zaman. Bu darbe kurumlarından beslenmeyen yok yani.
http://file.bellekmuzesi.org/ohms-viewer/viewer.php?cachefile=keremfirtina.xml#segment3479
Segment Synopsis: EYLEM DELİKANLI: Sen üniversite döneminde örgütlü bir siyasetin içerisinde miydin?
KEREM FIRTINA: Yurtseverlerle beraberdim. Örgütlü değildim ama her zaman yurtseverlerleydim.
EYLEM DELİKANLI: O da oldukça yoğun bir dönem, öğrenci hareketliliği…
KEREM FIRTINA: Evet, ben cuma eylemlerinde de vardım Beyazıt’ta, kapıda. Nur Serter’in bu ikna odalarına karşı, başörtüsü yasağına karşı. Başörtülü arkadaşlarımızla öğrenci arkadaşlarla ya da o yasağa karşı çıkan insanlarla beraber cuma eylemlerinde Beyazıt’ta vardım.
http://file.bellekmuzesi.org/ohms-viewer/viewer.php?cachefile=keremfirtina.xml#segment3518
Segment Synopsis: EYLEM DELİKANLI: O eylemlerin önemli bir, önemli maddelerinden bir tanesi de parasız eğitim, demokratik üniversite, özerk üniversite kavramlarıydı. Şimdi bugün geldiğimiz noktada tabii çok daha başka şeylerden bahsediyoruz üniversite anlamında.
KEREM FIRTINA: Yani sorsanız darbeye karşı, çok ilginç mesela ne kadar samimiyetsiz. Bunun her gün gündemde tutulması gereken bir şey mesela Meclis’te. O zaman sen darbe karşıtı değilsin. Darbenin kurumundan hala sonuna kadar faydalanıyorsun. Bunu araç kullanarak, her türlü zorbalığını, her türlü şiddeti, her türlü kontrol mekanizmanı işlevsel kılıyorsun, e darbeye nerede karşısın? Kâğıt üzerinde. İşte tabela Kenan Evren Lisesi değil artık Kadıköy Lisesi o. YÖK? Diğer kurumlar? Diyanet? Eğitimin özerkliği? Darbe bu. Darbe ne ki? Ne darbe? Neyi sileceğiz yani? Darbe kalktığında, kalkmamış oluyor işte. Kurumları varsa pozisyon değişmemiştir. İlginç.
http://file.bellekmuzesi.org/ohms-viewer/viewer.php?cachefile=keremfirtina.xml#segment3597
Segment Synopsis: EYLEM DELİKANLI: Amcanın mücadelesinden senin mücadelene bir bakış, daha doğrusu bağlantı kurmaya çalıştığında neleri paralel görüyorsun?
KEREM FIRTINA: O zaman neleri paralel gördüğümü belki sohbet ederken çıkar da o dönem kendimi mesela daha yalnız hissediyordum. Egemen bir sınıfın içinde daha yalnız hissediyordum. Şimdi durum ne kadar karanlık, sert gözükürse gözüksün gerçekler o dönemden daha yakın insanlara. Daha fazla insan biliyor gerçekleri. Ya da daha meşru pozisyondayız. Haklarımızı alamamış olabiliriz, eşit yurttaşlık hakkını sağlayamamış olabiliriz ve daha nicelerini. Özgürlük ve demokrasi konusunda geri gitmiş olabiliriz. Zaten ilerde değildik. Yani çukurdaydık, çukurda kalmaya devam ediyoruz. Dün 1985’e göre çukurdaydık şimdi 2023’e göre çukurdayız. O yüzden şey kıyaslamasını da sevmiyorum ben, o zaman mı daha iyiydi, bu zaman mı daha iyi AKP’liler mi daha kötü işte eski Kemalist rejim mi daha kötü falan. Yani anti-demokratik uygulamanın tamamı kötü. Zaten birbirini beslediklerini bugün en çarpıcı geçtiğimiz genel seçimde gördük. Bu sistem birbirini besliyor. Ana muhalefeti ve iktidarı birbirini besliyor zaten. İşte darbenin, demin verdiğimiz örnekte yani, darbenin kurumunun başına geçince, sen üniversitenin başına geçince darbenin sana verdiği yetkiyi eylem bile yapmayan sadece darbenin kurumuna ya bu darbenin kurumu kalksın artık diyen bir insanı okuldan atıyorsun, bir sene uzaklaştırmak belki de atmaktır, ya onun gücü yoksa? Mesela arkadaşım benim Anadolu Üniversitesi’nde okuyordu Eskişehir’de geldi bir sene İstanbul’a gelmek zorunda kaldı. Hayatını değiştiriyorsun.
http://file.bellekmuzesi.org/ohms-viewer/viewer.php?cachefile=keremfirtina.xml#segment3730
Segment Synopsis: EYLEM DELİKANLI: Kariyerin devam etti tabii üniversiteden sonra değil mi, tiyatro kariyerin?
KEREM FIRTINA: Devam etti. Amatör tiyatro yaptım bir süre daha ve yine bu çevrelerde yaptım. Barış Manço Kültür Merkezi vesaire. O sırada Şahika Tekand’ta eğitim almaya başladım işte. Ondan sonra da dizi hayatı başladı işte, Kurtlar Vadisi dizisiyle. Hayatımın ilk kamera önü oyunculuğu. 22 yaşındaydım. 21 yaşlarımın sonu. O öyle başladı. Oyunculuk kariyeri başladı. Üniversite hayatımın sonuna doğru.
EYLEM DELİKANLI: Uzunca bir süre devam etti herhalde değil mi?
KEREM FIRTINA: Evet. Beş sezon devam etti. Bu, 2008 gibi yani Erdoğan’ın, AKP’nin iyice güçlenmesiyle bizim, benim oynadığım projede de tabii daha da vakıf olmaya başladım, yaşım büyüdü. İlk başta bizim ailede oyunculukla değil müzikle de yani, sanatla ilgilenen biri yok yani. Mühendis, siyaset, şey o yani, sanat yok bizde. Sporda bir Aslı vardı o kadar. Pek bir bilgimiz yoktu. Hiçbir bilgimiz yoktu, profesyonel sanat mecrasıyla ilgili. Bana öyle bir teklif geldiğinde ben zaten, Kurtlar Vadisi diye bir dizi başlayacak oynar mısın dediklerinde olur dedim. Hepsi o yani. Ne oluyor, işte Osman Sınav yönetecek dediler bilmiyorum bile yani. İşte ne yönettiğini ya da. Atmosfer nedir, senaryo mu istenir, hikâye mi okunur, biriyle bir şey mi değerlendirilir bilmiyordum yani. Başladım, başladıktan sonra öyle bir, aslında çok güzel tecrübelerim oldu ve çok iyi oyuncular tanıdım orada, çok özel insanlar tanıdım. Yani gençliğimin başında keyifli geçti. Ne zaman şey, işler değişti biraz 2008 gibi, 2009 gibi değişmeye başladı, işte bizim şirketteki insanlar da iktidarla yakınlaşmaya başladılar ve bu böyle Türkiye’deki işte mafya şeyinden başka bir yere sanki geçiyor oldu. Ben de yeteri kadar oynamıştım, yani illa iyi ya da kötü olmasından değil kariyer değişikliği de yapmak istiyordum, yani artık oynamayacağım gibi şeyle de değerlendirmek istemiyorum illa. Ondan sonra müsaade isteyip ayrılmıştım. Onlar da zaten hep iyiydi şeyleri bana karşı, kararımı da çok olgunlukla, olumlu karşıladılar. O iş bitti, sonra profesyonel oyunculuk devam etti. Ben bir süre senaryo yazdım yeni sinemacılarla Önder Çakar’la beraber. Ayrı yazdım ondan sonra. Sonra Önder Çakar Kobane’ye gitti. O dönem dükkân, şirket yeri kapandı, yani sabit ofisi kapattık. O ekip dağıldı. Sonra ben profesyonel oyunculuğa devam ettim. Kamera önü oyunculuğu. Bir süre yazdım, bir dört beş sene yazdım, yazmayı denedim, yazdım yazmayı denedim öyle geçti. Sonra tekrar kamera önü oyunculuğuna devam etti. İşte Karadayı dizisi oldu oradan Kiralık Aşk vesaire.
http://file.bellekmuzesi.org/ohms-viewer/viewer.php?cachefile=keremfirtina.xml#segment3964
Segment Synopsis: EYLEM DELİKANLI: Siyasete dönüşün?
KEREM FIRTINA: Siyaseti bırakmadım yani şimdi siyasete dönüşüm, bu vekillik teklifiyle gelen aktif siyaset öncesi de benim için hep, her şey siyaset, Eylem. O konuda zaten organik olarak, e insanlarla da bağımı hani düzenli görüşmem de kesilmedi benim bunların hepsi değerlendirme görüşmeleri oluyor. Değerlendirme toplantısı diyebilirsin amatör, program dışı. O yüzden bu hep devam etti. Örgütlü olarak devam etmedim. Sonra işte danışma kuruluna katılmam teklif edildi. Elimden bir şey gelirse dedim. Oradaki o işte süreç işi buraya getirdi daha sonra. Bence biraz da bu şeyin, öne çıktıysam eğer, çıkmamım sebebi Gezi zamanı, Gezi’den sonra insanların geri çekilmesi, sözünü söylemekten imtina etmesi, çekinmesi bunları olumsuz olarak söylemiyorum yani, tespit olarak söylüyorum sadece, eleştirel bir gözle söylemiyorum. Bu konuda herkesin kendi hikayesi, kendi durumu, kendi şartları, kendi vicdanı baş başadır. Orada ben devam edince böyle bir ileride cıbıl kalma durumu oldu yani sanırım. Benim için, ya HDP’liyim [Halkların Demokratik Partisi] ben, HDP’li olduğum için HDP’li değilim ama yani, doğruyu öyle görüyorum, başka yol göremiyorum hatta. Yani Türkiye’de çok büyük bir dengesizlik varsa siyasette en büyük basıncı yiyen tarafa omuz verme, fizik kanunu gibi bir şey bence. Siyasetin de fizik kanunu varsa HDP’li olmak gerekir, bu ülkenin balansı bu kadar bozulduysa. O yüzden aklım, duygum, mantığım, bilgim de bu yönde olmamı söylüyorsa bu yönde oldum. Yani destek oldum cümlesini kurmak istemiyorum çünkü doğru değil, yani bu benim de çıkarıma olan bir şey. HDP’nin güçlenmesi benim de çıkarıma. Arkadaşlarıma da hep böyle izah etmeye çalıştım durumu. Özellikle haziran seçimlerinde o dille mesela çok uğraştığımı söyleyebilirim yani. Kime oy vereceksin, HDP’ye ya geçsin adamlar barajı. İşte bu böyle konuşa konuşa mesela emanet oy diye bir şey, HDP barajı geçsin bu bir yardım mı yani? HDP’nin barajı geçmesinin neye sebep olacağını, HDP’nin barajı geçemezse Türkiye’de neler olacağını hesaplayıp, zaten kendi çıkarını ya da zarar göreceksen zararını analiz edebilirsin. HDP’nin barajı geçmesi, Türkiye’ye demokrasi gelmesi, savaşın bitmesi, yani mesela savaşın bitmesini insanlar sadece sanki böyle hani artık Kürtlere bir şey yapılmasın, ülkede savaş, şöyle düşünelim insaniyeti düşünmeyelim, hiçbir duygu, vicdan, hak, hukuk gözetmeyelim, faydacı, gayet pragmatist bir yaklaşımla maddiyata bakalım, savaşı yine bitirmen gerekir. Dünyanın en pahalı olayı savaş. Ve düşünsenize mesela tarihte, düşünmüyorlar bunu insanlar inanılır gibi değil, tarihte işte üç, dört sene savaşan insanlar, milletler yorgun düşer, biter, biri pes eder yani öyle yıpratır. Az buz bir şey değil. Burada tabii yani bir iç savaş gibi görünce maliyet o kadar büyük olmayınca, otuz sene sürdürünce işte yoksullaşma, bir anda bitmesin de bugün böyle ne olduk dersin. Otuz senenin maliyetidir bu. Herkesin kızdığı bu, Mehmet Şimşek’in hani daha önce görev yaptığı dönem bürokrasiye harcanan parayla ilgili, yahu çerez parası demişti. Elbette ki manasız bir demeç ama söylemek istediği, onun meramı şuydu yani, Batmanlı bir siyasetçi olarak, ekonomik gider tablosu önünde durduğu için ya bu savaşa öyle bir para gidiyor ki, çerez parası gerçekten bu yani. Bu, bu önemli değil demek istemedi bence orada. Bunun bitmesi gerekiyor, bu şart yani, yoksa batacağız yani demek istedi. Bunu böyle kuramadığı için AKP’li bir bürokrat olduğu için bence o ağzından öyle çıktı. Ya böyle diyorsunuz ama bu çerez parası yani. Burada, bu savaş bitmesi lazım. Ve insanlar işte bunu böyle destek olarak değil de gerçekten, işte genel seçimde gördük yani muhalefet dediğimiz alanda, oturtulmadığımız ısrarla muhatap alınmamamız istenilen masanın yani üç adım yol yürüyemediğini, hatta son gün baya baya dolandırıcılık, yani gizli mutabakat vesaire, yani burada insanların görmesi lazım. Tek bir konu vardı değil mi mesela Meral Akşener masadan kalkmadan önce tek bir konu vardı. Kürtler aday çıkartacak mı çıkartmayacak mı? Çıkarmadık, yani HDP siyasete aday çıkarmadı ve Türk milliyetçiliği patır kütür aday çıkarmaya başladı. Ne kadar, arkadaşlarıma öyle diyorum, bakın diyorum pusulaya, bak diyorum pusulaya, Kemal Kılıçdaroğlu’nun yanına bir tane Kürt var mı orada? Yok. Bak diyorum hepsi Türk milliyetçisi. Hani diyorum bu insanların hepsi Tayyip düşmanıydı. Hani bütün Kürtlere baskı, siz şey yapmayın sakın yoksa şey kazanacaktı? Hep ispat yani. Seni başkan yaptırmayacağız da aynı şey oldu. Hiç mecbur değillerdi başkan yaptırmamaya. Yetmedi yani içeri attılar, yetmedi kalanlar, birbirlerine zürriyetsiz diyen insanlar birbirlerini başkan yaptılar. Bunun üzerine yerel seçimler oldu. On dört yıldır alınamayan büyük şehirleri aldık Kürtler aday çıkarmadı diye. Yetmedi, yok efendim Türkiye’nin üzerine kara bulutlar çökmüş de Hizbullah gelip hepimizi kesecek, bu seçim de aday göstermeyin. Böyle bir kötülüğe alet olamazsınız falan. Tamam e şimdi bu insanlar, başkanlıkta onu bizden sonra başkan yapanlar şimdi biz aday göstermeyelim, iyi peki madem deyip patır kütür yanında aday olanlar, masadan kalkanlar bunlar hiç hainlik olmuyor. Yani kim kime destek oluyor düşünmek lazım. Kimin desteğe ihtiyacı olacak göreceğiz yani. İnşallah çok geç olmaz. Bu bir destek meselesi değil dolayısıyla benim HDP’li olmam da HDP’ye ya da Kürt siyasetine destek vermem değil. Orada olmayı doğru bulduğum için orada oluyorum. Bunu görev biliyorum. O siyasetin güçlenmesi dışında eşit yurttaş, yani yaşasın halkların kardeşliği sloganı atıldığı sürece bir arpa boyu yol yürüyemeyeceğiz biz. Ya o kardeşlik kelimesi eşitlikle yer değiştirecek bir ete kemiğe bürünecek, yasalarla güvence altına alınması için mücadele edeceğiz ki herkesin haddini bildiği, eşitlendiği ya da bunun işimize, bunun peşinde koşmayanların bunun işine gelmediğini deşifre edeceğiz. Öyle kuru kalabalıkla o hain, bu hain sen vatan haini, bunlara izin vermemek gerekiyor yani. O zaman her şeyi ortaya koyacağız. Kim vatansever, kim toplumunu düşünüyor, kim insanlığına bağlı, kim doğayı, canlıyı, hayvanı önemsiyor? Şu şeylerden falan sıkılmış olmak lazım zaten, ilkokuldaki belirli günler ve haftalar kitabına döndük yani. Hayvanlar günü oluyor herkes bilmem ne bilmem ne günü oluyor bilem ne. Onun dışındaki her gün, kadınlar günü oluyor, onun dışındaki her gün facia ama o konuyla ilgili. Bunu böyle geçip duramayız artık yani. Hala geçip duruyoruz ama. Gerçekten hiçbir günün kutlamasını, şeyi yok bence. Bu kadar çünkü dediğim gibi yani geçmişten daha mı kötüyüz daha mı ilerdeyiz kıyaslaması bizi yanlış bir yere götürüyor. Özneyi, meseleyi kaybediyoruz. Bir kere geçmişte değiliz ki daha yani daha kötü, yani yıl 2023 zaten. Her şekilde fersah fersah daha iyi olmadıysa kötüdür zaten baştan bir kere. Aynı olsa daha kötüdür yani çünkü 2023.
http://file.bellekmuzesi.org/ohms-viewer/viewer.php?cachefile=keremfirtina.xml#segment4555
Segment Synopsis: EYLEM DELİKANLI: Biraz geçmişe dönük çok referans verilir değil mi, özellikle 12 Eylül’e dair, peki kötü bir şeye referans verileceği zaman kullanılır ama bir türlü altı doldurulamaz. Biraz şunu sorayım ben sana, tabii ki aile olarak ödediğiniz bedelleri sen, onun hikayesini en azından anlattın bugün bize. Ama Türkiye toplumu olarak düşündüğümüzde 12 Eylül bize ne yaptı desem?
KEREM FIRTINA: Offf, çıkarcı yaptı bizi. Hakkaniyetsizliğe karşı suskun yaptı bizi 12 Eylül. İşte böyle e korkak yaptı bizi. Bunu da eleştirel söylemiyorum ama bunun çıkışını bulması gerekir insanların. Yani korku garip bir duygu değil, yadırganacak bir duygu da değil. Ama bir maliyet analizi yapması gerekir insanların. Ne, neye mal oluyor? Değişim konusunda muhafazakâr yaptı 12 Eylül insanları. Bu muhafazakarlığı sadece giyim kuşam olarak değerlendirmemek gerekiyor. Her türlü davranışı, her türlü düşünceyi ileri götürmeye karşı korkak bir muhafazakarlığa sebep oldu. Bir şeyi değiştirmekten çok çekiniyoruz, hep idare edilsin gibi bir durumumuz var. İyi bir şey isteyen kesim için dahi söylüyorum. Gerçek bir reforma, gerçek bir yeniliğe kapalı yapıyor ve sanırım oradaki o şiddetin, şiddetten kalan korku hala aktif. Aktif o. Ve hattı kopardı. O yüzden bu yaptığınız önemli mesela. Bellek Müzesi. Bence en iyi yaptığı şey hattı koparmak, hafızayı. Birçok köprüyü yıktı, aktarıma engel oldu. Bir jenerasyonun ya üzerinden geçti, üzerinden geçemediklerini aldı kopardı. Onun kara propagandasını yaptı. Evet fazla şeye sebep oldu 12 Eylül.
http://file.bellekmuzesi.org/ohms-viewer/viewer.php?cachefile=keremfirtina.xml#segment4712
Segment Synopsis: EYLEM DELİKANLI: Amcanın mücadelesi devrimci bir mücadele, onun hattı apayrı. Babaannenin mücadelesi daha çok hak mücadelesi aslında ve Türkiye’nin sivil toplumunun da temelini ya da önemli kurumlarını oluşturan işte İHD’nin kuruluşuna giden sürecin de bir parçası. Sen şimdi başka jenerasyon olarak başka mücadelenin içerisindesin. Bunların içerisinde nasıl görüyorsun kendi mücadeleni? Ve sence biz bütün bu süreçten, özellikle babaannenin verdiği de hak mücadelesini de düşünürsek gerçekten hesap sorabilir miyiz hak ihlallerine dair?
KEREM FIRTINA: Bunun için, bir kere yayılmamız lazım bunun için. Daha geniş bir alanda propaganda yapmamız gerekiyor. Ne olursa olsun kapanmamak lazım, kopmamak lazım. Toplumun merkezinden kopmamamız gerekiyor. Kendi kendimize bu çıkışları yapsak da işe yaramıyor, ayrıca işin içeriğini aktarmamızı da engelliyor. Slogan kalıyor. Hem biz slogan kalıyoruz hem mevzular slogan kalıyor. Bunu gerçekten daha samimiyetle günlük hayatımıza yansımaları üzerinden, pratikte bize dokunan yanlarını deşifre ederek, analiz ederek bunları daha artık çağdaş metinlerle, çağdaş ürünlerle topluma, jenerasyonlara, insanlara aktarıp mücadele etmek mümkün olabilir. Deşifre önemli bir şey. Deşifreyi ne olursa olsun, siz de dediniz bana işte bu kadar o dönemle ilgili görüntü, fotoğraf erişememiştik, arşivciymişsiniz diye. Yani şeye gelince ailemin mücadelesiyle kendi mücadelemi kıyaslamam tabii ki. Ama bunu bir üst alt diye de sınıflandırmam. Durum başka, pozisyonlar başka, zaman başka, yani eylem olarak da düşünebilirsiniz bunu, pratikte bir banka soygunu o dönem yapabilirsiniz çok rahatlıkla şimdi yapamazsınız, teknoloji yok o dönem. Kameralar yok, MOBESE’ler yok. Bunu fiziksel olarak bu eylemden çıkıp bütün mücadele alanlarında zaman değişimini ve mücadele değişiminin de gereksinimleri aslında ortaya çıkar. Şöyle bir fark var ama, onların döneminde halkın politize olma oranı yüksekti. Şimdi öyle değil pek. Ama şimdiye göre de şöyle bir durum var, benim çocukluğumda yani darbe sonrasıyla o Gezi’ye kadar olan süreçte de politik kesim şimdiki kadar fazla değildi. Yani Kürt siyasetiyle ilgilenen, sempati veya ilgi duyan bu kadar insan yoktu şehirde, Kürt olmayan. Arkadaşlarınızla, kendi sınıfınızla konuştuğunuzda bu kadar merak etmezlerdi, bu kadar içlerinde rahat acabaya düşüremezdiniz onları. Çünkü aslında zaman, olaylar, olan biten hep lehimize işliyor. Hani karşılığını alamıyoruz bu bizim davranışlarımızla ilgili. Ama hak edişlerimiz git gide artıyor bence. Gerçekten, meşruluğumuz her geçen gün artıyor. Ben bu seçimde partinin seçimden sonra keşke şöyle yapmasaydı denilen her davranışının açıkçası arkasındayım. Yani, ama sonra sizi aldatırlar diye siyasal hareketinizi belirleyemezsiniz yani. Herkes için madem bu kadar tarihin, Türkiye Cumhuriyet tarihinin en ciddi seçimiydi, biz de herkesin en azından kendimiz kadar ciddi olmasını beklerdik. Bu da en doğal hakkımız yani. Ortamın bu kadar ciddiyetsiz, bu kadar yalan dolanla, bu kadar popülizm üzerine işleyeceğini tahmin etmek, öngörmek durumunda değil HDP siyaseti. Değildi de. Dolayısıyla ben bu süreçten sonra gelen eleştirilere, bütün buluşmalarda elbette cevap veriyorum ama içim rahat cevap veriyorum en azından. Ayrıca bundan sonrası da elimizde, bize bağlı olarak bunu nasıl aktardığımıza, bundan sonra nasıl siyaset yaptığımıza, ulaşırken ki argümanlarımıza bağlı olarak, halimize tavrımıza bağlı olarak söylüyorum, elimizi güçlendiren olaylar bunlar. Kısa vadede çok canımız yandı, çok canımız sıkıldı bu geçtiğimiz dönem, seçim özelinde konuşuyorum, ama bundan sonrası için önemli dersler, önemli avantajlar yaratacağını düşünüyorum doğru adımlar atarsak. Basit doğru adımlar aslında.
http://file.bellekmuzesi.org/ohms-viewer/viewer.php?cachefile=keremfirtina.xml#segment5045
Segment Synopsis: EYLEM DELİKANLI: Bir son soruyla kapatalım. En çok neyi yaparken babaanneni özlüyorsun?
KEREM FIRTINA: Oyyy, valla siyaset konuşurken özlüyorum çok. Çok özlüyorum. Çok güzeldi onunla konuşmak. Yani gözleri seçemeyene kadar kitap okudu zaten. Artık seçemeyene kadar yani. Neredeyse hastane sedyesinde son dönemi yaşayana kadar hep kitap okudu. Hep kendini yenileyen bir insandı. Ne olup bittiğini hiç kaçırmadı, hiç kopmadı gündemden. Ve o tecrübesiyle de onunla konuşmak zevkliydi. Dengeli bir şeyi vardı son dönemde çünkü. Sofra özlüyorum onunla. Yani bizim sofralarımızda tabii yani hep buna gelirdi konu. Hala da öyle. Biz, hadi oturalım güzel bir sofrada sohbet edelim dediğimizde siyasete konunun gelmediği, yani annem ablam falan bu konudan sıkılıyorlar, yani sıkılma hadi başka şey de konuşalım oluyorlar ama iş illa geliyor. Sofra özel. Babaannem sek içerdi rakıyı. Sağlığı boyunca da hep bize bir kadehle eşlik etmeye devam etti. Minicik de olsa kadehini kaldırdı. Çok iyi yemek yapardı babaannem yani onun da şeyinde iğne iplikle işkembe dolması dikerdi yani. Düdüklüleri öttürür de öttürürdü, ne yemekler çıkardı oradan. Özlüyorum. Uçurtma şenliğini özlüyorum. Cezaevi yolunu özlüyorum ama şey, kucağında oturturdu beni, kucakta oturmayı hiç sevmezdim ben Eylem, hep param ödensin minibüsçüye yanda oturayım isterdim. O konuda utanıyordum böyle yani. Çünkü cezaevine büyük adam olarak gidiyorum ya, çok önemli görevlerim var hani kucakta böyle zıplayarak gitmek şeyi, motivasyonumu bozuyordu o durum. İnandırıcı gelmiyordu kurduğum o büyük masala yani. Yanda oturup camdan izleyip hayal kurmaya devam etmeliyken babaannemin kucağında böyle zıplaya zıplaya giderken şey geliyordum. Onu özlüyorum. Babaannemin balkonundan, bazen erken çıkıyordu, erken çıkmıyorsa beraber gidiyorduk ama erken çıkarsa ben ona yetişemiyordum okuldan geldiğimde sabahçıyken diyelim. O zaman en üst katta oturuyorduk. Camdan onun köşeden dönüp, işte on bir, on bir buçuk gibi geliyordu artık İHD toplantısından. O köşeden dönüşündeki heyecanımı, çok seviniyordum onu gördüğümde gelecek neler anlatacak, ne yapacağız falan--- ilk sinemaya da beni Uçurtmayı Vurmasınlar’a Kadıköy Kadıköy Sineması’na babaannem beni götürdü. Çok sinemaya götürdü. Çok arkadaştı ya, öyle partnerdik yani. Hakiki partnerdik. Partnerliğini özlüyorum.