00:00:00Eylem Delikanlı: Bugün 11 Mart 2024, İstanbul'dayız. Bugünkü kaydımızı Melahat Sarptunalı ile yapıyoruz. Hoş geldiniz öncelikle, teşekkür ederiz kayıt yapmayı kabul ettiğiniz için. 12 Eylül üzerine sohbet edeceğiz ama böyle biraz başından başlayalım istiyoruz. Siz nerede doğdunuz, ne zaman doğdunuz, nasıl bir ailede büyüdünüz, anlatır mısınız bize?Melahat Sarptunalı: Ben Eskişehir doğumluyum. Çok öyle tutucu değil, o dönemin babam aydın, ileri görüşlü bir insandı. Tuhafiye üzerine dükkanımız vardı çarşıda. Dört kardeştik. Annemiz çok hanımefendi, sakin bir kadındı.ED: Kaç çocuğunuz var?MS: İki oğlum, bir kızım var. Büyük oğlumun bir oğlu, bir kızı var. Kızından iki kızı var. Küçük oğlumun iki oğlu var. Kızımın bir kızı var.ED: Siz Eskişehir'de yaşamaya devam mı ettiniz evlendikten sonra?MS: Evet. Ben İstanbul'a geldiğim zaman büyük oğlum ilkokula başladı. Ve bir daha İstanbul'lu olduk, kaldık.ED: Eşiniz ne iş yapıyor?MS: Eşim elektrik tesisatçısıydı. Sonra bu otomatik şeyleri üzerine çalışmaya başladı. İşte felç geldi aniden. Üç sene felçli yattı. Sizlere ömür vefat etti. ED: Başınız sağolsun. Üç çocuğunuz da İstanbul'da okudu o zaman.MS: Evet, üçü de İstanbul'da okudu. O dönemin, çocuklarımın lise çağına geldiği zaman okullar çok karışık olmaya başladı. Sokaklar... Yani bizim çocukluğumuzun güveni, saygısı, görgüsü kalmadı. Gençlik mi isyankar oldu, biz mi yetiştirmesini bilemedik diyerekten ben 40 senedir bunu düşünüyorum ama altından çıkamıyorum.ED: Hangi okullara gittiler İstanbul'da?İki oğlum İlkokulu Atikali’de okudu. Kızım Hırka-i Şerif’te okudu çünkü kirada oturuyorduk, caddenin bu tarafını okulun biri alıyordu, diğer tarafındakini diğer okul alıyordu. Onun için değişik okullara gittiler. Ortaokul olarak büyük oğlum Oruç Gazi'de okudu. Aksaray'da. Liseyi Vatan Lisesi'nde okudu ve berbat bir okuldu. Ortanca oğlum, ilkokula giderken, öyle bir okulda müzik dersi varmış gibi kulağımıza ilişti. Gitmek istediğini hissettik. Ücretli yani, hoca ders veriyormuş. Derse kaydettirdim. Birkaç gün ders gitti. Aa bu mandolini çok güzel çalıyor. Dedi ki, “Anne öğretmen seni istiyor.” İlkokul 3'te. “Ne oldu?” Yani öğretmenin çağırması için bir şey yapması gerekli. “Bilmem” dedi. Gittim. İşte başladı sormaya. Kim ailede - müzisyen arıyor. O zaman televizyon bile çok seyrek olduğu dönemler. Radyo dinlemekse dedim, açıyoruz program zarfında dinliyoruz. Bunun dışında maalesef hiç ilgilenen kimse yok. Ve öğretmen bunun üzerinde hem durmuş hem de çok güzel işlemiş konservatuardaki derste çok başarılı olabileceğini. İlkokulu bitirince, ortaokulu nereye versek diye düşünürken, öğretmenin fikri geldi orta yere. Babası da dedi ki, “ben karşıyım”, yani ne olacak konservatuvara giderse hesabında. Yani denesin, girsin şansını. Otuz kişiden on kişi veyahut beş kişi kazanıyordu imtihanı. Bu on kişiden bir kişi mezun oluyordu konservatuvardan. O kadar ağır bir okulmuş. Yedinci sınıftaydı. Sınıfta kaldı. Yatılı öğrenci olduğu için sınıfta kalınca, yani ancak imtihanlara girip tekrar kazanırsa devam edebilecekti. Gerisi gelmedi.ED? Üniversiteye devam ettiler mi?MS: Hayır. Orada bitti.ED: Her üç çocuğunuz içinde mi?MS: O. Büyük oğlum, ilkokuldan sonra ortaokul, ortaokuldan sonra liseye gitti. Ve işletmeden mezun oldu. Kızım ilkokul, ortaokul, lise, derken o da başladı ama onunki de yarım kaldı. Bizim ülkemizin şansı mıydı? Bizim şansımız mıydı? Hakikaten çok kötü, çok kötü günler yaşadık.Çocuklarımızın okul dönemi zamanı çok karışıktı.ED: Nasıl hatırlıyorsunuz o günleri? O karışıklığı anlatır mısınız biraz bize?MS: Evden çıkarken herkesin gelme saati vardı. O saat geciktiği zaman kulağın kapıda, gözün camda oluyordu. Gece olduğu zaman sokakta silah sesleri duyuluyordu. Ama kim yapıyordu? Kimler yapıyordu? Patlaya patlaya lise öğrencilerinin, üniversite öğrencilerinin başına kaldı. 80'den sonra cezaevlerini bu çocuklar doldurdu.ED: Peki çocuklarınız politik olarak bir angajman içerisindeler miydi? Bir örgütle bağlantıları var mıydı? Siz biliyor muydunuz bunları?MS: Valla bana göre hiç hissetmedim bir örgüt bağlantılarını. Ben CHP'liydim. Çünkü benim babam CHP'liydi. Ama eşim Demokrat Partiliydi. Oyumuzu, gidiyorduk, o Demokrat Parti'ye atıyordu. Ben CHP'ye de ama ben bu hakkı 80'den sonra kazandım. 80'den önceki oyumu kullanamadım.ED: Neden? MS: Çünkü CHP'ye vereceğim diye eşim beni oy atmaya götürmedi. Ve tek başıma da o dönemde Eskişehir gibi bir yerde, genç bir kadın oyunu kullanmaya gidemezdi. Ayıp vardı. Bilmiyorum.ED: Peki lisede özellikle oğullarınızın örgütlenmesine dair bir şey hatırlıyor musunuz? Ne tür faaliyetler vardı? Siz bunlardan haberdar mısınız?MS: Örgütlenmesine bana göre hiç imkan yoktu. Koca konservatuvardan bir tek benim oğlum çıktı. Nasıl oldu? Hep ben bunu sorarım. Koca okuldan, konservatuvardan, İstanbul Konservatuvarı’dan, Bir tek Tuncer Sarptunalı çıktı. Terörist olarak yakalandı.ED: Ne zaman yakalandı? MS: 80 yıllarında. Şubat... Şubat, evet. Şubat başı. Pek... Yani tarih olarak bazı şeyleri hatırlayamıyorum da ama Şubat'tı.ED: Eve mi geldiler?MS: Eve şöyle, evet. Sınıfta kalınca tabii evde kalıyor. Eve gelmedi o gece. Eve gelmeyince okuduğu kitaplara bakardım. İşte yastığın altına sokar, yatağın altına sokar. Herhalde evde kitaplık yoktu galiba da... Toplarken elime geçti, bakardım işte daha çok böyle sağ, sol gibi sözler… Ama sola meyilli düşünceler. Ben CHP'yi tuttuğum için böyle bir konuşma olsa gülümserlerdi bana. Belli ediyorlardı ama gerçekten ben solun bu kadar örgütlü olduğunu cezaevlerinin kapısında öğrendim.ED: Peki eve geldi mi asker ya da polis?MS: Evi, işte o gelmeyince ben bekledim kızımın okulundan gelmesini. O okuldan gelince dedim, abin gelmedi, ben bir çıkayım, dolanayım. Belli bir yer yok aslında, öyle bir şey ilk defa oldu. Çıktım. Aksaray'a gittim, oraya buraya, Çemberlitaş’ın oraya gittim, oraları dolandım. Zaten ortalık çok sütliman. Gece dışarıya çıkılmıyor falan, öyle bir dönem. Eve geldim, ekip evi basmış. Sözüm ona aramış ama çok da dağıtarak aramamış yani, laf olsun diye aranmış evim. Bazı aileden yadigâr, yüzüğüm, küpem vardı falan. Onları bulunca cebine doldurmuş gitmiş. Ve bunun üzerine aramaya tekrar karakola gittim. Fatih Emniyet Amiri, Birinci Şube’de diyor. Birinci şubeye gidiyorum, yok diyor. Burada böyle biri yok diyor. Nerede olabilir? Morga git diyor. Yani öldü. O kapıyı gitmeyeceğim dedim. Ve döndüm. Arkamdan bir tekme yedim. Belki on metre ileriye fırladım. Hala oturup kalkarken o sancıyı çekiyorum.Çocuklarımız– ben bu tekmeyi yedimse 12 Eylül'de, acaba çocuklarımıza da ne yapılmadığını düşünebiliyor musun? Nasıl haksız derim ben.ED: Sonra nereden buldunuz?MS: Bıkmadım, usanmadım. Devam ettim, aradım. Gene böyle Şube'ye gittim. Yok. Ama öyle ağlıyormuşum ki dönerken polisin biri, ''Ne ağlıyorsun teyze?'' dedi. ''Geliyorum, gidiyorum'' dedim. ''Fatih Emniyet Amirliği, Gayrettepe'de, 1. Şube'de diyor, buraya geliyorum, burası bizde böyle bir şey yok dedi” dedim. ''Bunun için ağlanır mı?'' dedi. ''Cumartesi, Pazar günü'' dedi şöyle bana bir boşluk gösterdi. Dedi, ''Şuraya kadın erkek toplanıyorlar, bir gel bakalım'' dedi. Memur muydu? Sıradan bir vatandaş mıydı? Sivil biri. Eve geldim, biri galiba benimle dalga geçti dedim. Ben Cumartesi, Pazar günü karakolun kapalı olacağını düşünüyordum. Bu kadar yani safmışız biz. Eşim dedi ki ''E git'' dedi, ya Cumartesi günü. Karakol? E neden böyle açık olsun? E deneyelim bakalım, dedim. Neyse, Cumartesi sabahı, belki de Cumaydı o günü, gittim o dediği yere. Yaklaştıkça hakikaten orada kadın, erkek.Ama hep böyle anne, baba, bayağı yaşını almış abi yaşlarında kişiler. İşte burası gibilerdi. Dediler, tamam burası. Biri bir kağıt verdi, biri bir kalem verdi. Ne zaman oldu? İşte şu kadar gündür, on gündür, on beş gündür yok. Ama soruyorum, burası bizde yok diyor. Fatih'e soruyorum, burada olduğunu söylüyor.Neyse bu kağıda onun adını, soyadını yazdım. Şu kadar para gönderiyorum dedim. Parasız kağıdı almıyorlar çünkü. Ben orada paraya ihtiyacım olmayacağını düşündüğüm için diyeyim. Ama para iğnelemem lazım dedikleri için altına da kendi kağıdı, adımı soyadımı yazdım. Polis geldi, elinde bir torba, o zaman poşet yoktu. Yani sonradan poşetler çıktı. Herkes attı o poşetin içine, elindeki. Elli kişi, yüz kişi, orası doldu böyle. Kadın, erkek. Ama kimse kimseyle konuşamıyor. Bina karşımıza da koca, orası üniversite diye yapılmış. 12 Eylül olunca boşaltılmış, emniyet olmuş. Topladı gitti. Öyle soğuk ki, şimdiki gibi değil. Ocak, Şubat mı? Çok soğuk oluyordu. Ya kağıt geri gelirse, yoksa burada ne olur diye sordum. Yoksa burada kağıdın parayla geri gelir dediler. O zaman nereye giderim? Acaba nereye giderdim aramak için? Canlı çıkan bir insanı, kapıda 15 gün sonra bulma ümidiyle gittiğim kapıdan o kağıt parasıyla gelseydi. Şu an yaşıyorum. Kağıdım boş, parayı almış. Ve o kadar halk var ki orada, polis ''bu tarafa, bu tarafa'' diyor. Orada böyle tek başıma kaldım. Bağırdığım için. İnsanları çekti etrafımdan. Beni ara diyor kağıtta. O kadar.MS: İki buçuk ay kaldı. Bir gazeteye çıktılar ki... Neler yapmamışlar? Acaba nereden bulmuşlar o–? Bir öğrencinin cebinde bir simit parası, veyahut bir sigara parası, sigara içiyorsa mecbursun çocuğunun cebine o parayı koymaya, olan adam, o silahları nereden bulmuşlar? Nasıl temin etmişler? Bakıyorum gazeteye. Hiçbirini tanımıyorum. Ben oğlumun arkadaşlarımı tanırım. Hepsini biliyorum. Ve, gidiş o gidiş.ED: İki buçuk ay mı kaldı Gayrettepe'de?MS: Evet.ED: Ve siz bu esnada gördünüz mü onu?MS: Hayır. Şubede görüşme hiç yok. Şubede sadece Cumartesi, Pazar günü gidiyorsun. Bir gün para alıyorlar. Bir gün iç çamaşırı, atlet, külot veriyorsun. Sözüm ona onun kirlisi geliyor. Eve gelip açtığın zaman senin bir hafta önce verdiğin çamaşır geliyor. El değmemiş ki. Niye o zaman beni oyalıyorsun? İkinci günü tekrar oraya gelmeme sebep yaratıyorsun.ED: Bu herkese aynı şekilde oluyor değil mi?MS: İki buçuk ay bunu böyle yaşadım. İşte sonra başladık. Birbirlerimizle biz orada fısıldaşmaya, konuşmaya– adam arıyoruz ama korkuyoruz. Karşı o koca binanın camlarından seyrediliyoruz çünkü. Ne yapacağımızı mı düşünüyorlardı ki? Bizi bir düşman gibi görürdü devlet. Ben oğlunun gazetede çıkan durumundan sorumlu değilim. O günkü iktidar sorumluydu. Neden, neden daha önce bunların önüne geçmediler de bize bunları yaşattılar? ED: Siz orada kimlerle tanıştınız ilk önce?MS: Valla... Zaten isim olarak bilmiyoruz birbirimizi. İşte sima olarak. Ertesi hafta gidiyorsun, o yoksa... Kendi kendine böyle birine vardı. Kırmızı, siyah mantosu vardı, sarı baş örtüsü vardı. Soğuktan başımızı örtüyoruz, sırtımızı giyiyoruz. Çok soğuk oluyordu Gayrettepe. Veyahut ki havalar çok soğuk oluyordu. Çok soğuktu o zaman. İklim olarak, mevsim olarak. Tanıştık, pek çok insanla tanıştık ama... Nasıl tanıştık? Sima olarak tanıştık, kıyafet olarak tanıştık. Sonra bunlar savcılığa gidileceklerini öğrenmeye başladık.Oradan cezaevine sevki– artık gazetede bu kadar görünce tutuklanacaklarını anladık. Hatta gazetede idamla yargılanacaklarını hatta, polis fikri olarak da– savcılığa çıkan polis fikri. Öyle bekliyoruz şube, emniyetin önünde. Bir ekip arabası geliyor. Ben şöyle dikkat ettim ki ekip arabasından oğlum iniyor. O kadar mesafe var ki, emniyetin kapısından aile bölümüne. Ben nasıl bir anda oraya varıp da oğluma sarıldım, düşünebiliyor musunuz? Sadece şunu dedi, '' Tamam anne, tamam''. Şakır şakır silah sesi. Çıkarıyorlar ya o demirin sesi. ''Tamam anne, tamam'' dedi.ED: Siz tek başınıza mıydınız? Eşiniz yanınızda mıydı?MS: Yok. Çünkü eşimin çalışması gerekiyordu. Ev kirası veriyorduk, kendimi acındırmak için değil. Hayatımız normaldi. Yani düzenli bir yaşantımız vardı ama çalışıyorduk. Çalışmak zorunda olduğunu biliyorduk. Ben tek başımaydım. Meğer çok ileride o beni gözlüyormuş.Ben onun beni bırakıp gittiğini zannediyordum. Arabaya koş, beni bırakır şubeye kendi işe gidiyor. İşe gidiyordu. Meğer çok uzaktan seyrediyormuş. Bir an yanımda oldu. Oradan... İşte böyle başladı.ED: Şimdi ben size şunu sormak istiyorum. Diğer çocuklarınızla ilgili böyle bir arama var mıydı? MS: Hayır, yoktu. Hiçbirinde yoktu böyle bir arama. Kızım zaten çok küçüktü. Çok küçüktü ama fikri de yoktu. Cezaevine sevk edildiler. Metris'e geldi. Metris kapısı– meğer Birinci Şube güllük gülüstanlıkmış. Çok daha kötü yaşattı.ED: Nasıl?MS: Hiçbir zaman bizim Metris'te devlet tutukluya görüş günü tanıdı. Görüş hakkı tanıdı. Mahkeme hakkı tanıdı. Ama uygulanmadı doğru dürüst. Belki 12 ayda– bir sene diyebilirim. Bu 12 ayın içinde, yani ara ara olmak şartıyla haftada bir gün ziyaret günümüz ya, işte böyle 12 ayda dört defa görüşmüşüzdür.ED: Bu hangi seneler, Metris'e hangi senelerde geçmişti?MS: 80'de gözaltına alındı, iki buçuk aya yakın kaldı. Orada Metris'e geldi. 84, 82, 83. Zaten 84 gibi…ED: Peki siz Metris'e hangi günler gidiyordunuz?MS: Bizim Salı günüydü. Erkeklerin görüşü Salı günü, kadınların görüşü Cuma günüydü.ED: Bana bir Salı gününüzü anlatır mısınız? Ne zaman kalkıyordunuz gitmek için?MS: Salı sabahı olduğunda kahvaltı edip cezaevine gitmekti işimiz. Gittiğimiz zaman birbirimizi aramaktı. Aaa. Biz birbirimizin başladık ismini öğrenmeye. Üşüyoruz. Görüş yok, dağılın diyor. Dağılmak istemiyoruz. Acaba bir mahkemeye giden bir zırhlı çıkar da nereye gittiğini öğrenebilir miyiz? Mahkemeye mi gidiyor? Ara ara tutuklular hep şubeye alınıyor. Nedeni? Yeni yakalanan alıyor. İçeridekiyle ilgili bir ifadesi oluyor. İçerideki, gözaltındaki üç ayda da şube üç ayı doldurtmamasının nedeni tekrar gözaltına alma hakkını kazanmak için. Yani... ED: Doldurmuyor o süreyi tekrar kullanmak üzere.MS: Doldurmuyordu. Sevdiği için değildi. Tekrar onu alabilmek içindi. Alınmadı tekrar. Sonradan 82-83 başında başkaları yakalandı. Aynı gazeteden.ED: Davadan.MS: Davadan. Duyduğumuza, gördüğümüze göre. Ama alınabilir diye koştuk cezaevine gittim. Orada olduğunu söylediler. Yok dedi, ziyaret gününde kendini gördüm. Böyle korku ve endişe, koşmak ve mücadele bizim işimiz oldu. Biz hiç birbirimizi tanımayanlar arkadaş olduk.ED Arkadaşlarınızın ismini söyler misiniz bize? Kimler vardı bu anne babalar içerisinde sizinle bu mücadeleyi veren?MS: Bugün için hala görüşüyorum. Üst katımda oturuyor. Bilge Hanım var. Semiha Hanım var. Fındıkzade’de oturuyor. Hiç, o zaman ben hukukçu da değilim, hakim de değilim ama 12 Eylül öncesi bildiri dağıtmayan lisede öğrenci mi vardı? Afiş asmayan, sokaklarda yürümeyen. Bunun yüzünden 7 sene yattı çocuk. Ve çıktı. Sonra da vefat etti.ED: Kim?MS: Kerim Ürer. Yani... Anlattıkça, anlatmaktan zevk alıyorum aslında. Üzülüyorum sanmayın hatırladığım için. Üzülmüyorum. Ama yapılanlar çok, çok adaletsiz şeydi. 12 Eylül'e öncesi doğru muydu? O zaman önüne geçseydiler. Yaptırtmazdılar. Biz yaptırtmadık onlara.ED: Siz ilk defa ne zaman gördünüz oğlunuzu Metris’te? Kaç ay sonra mesela?MS: Üç ay diyelim en azından. Çünkü şubeden sonra şeye gidiyor ya Savcılığa, orada da üç gün, beş gün. Herkes şeyine göre orada da bir sorgulamadan geçiyor. Oradan Metris’e geliyor. Aşağı yukarı üç ay sonra.ED: O günü anlatır mısınız bana?MS: Valla herhalde en az bir metreden fazla aramız vardı. Onun önünde demir parmaklık, demir kafes. Benim önümde demir parmaklık, demir kafes. Ne kadar görebildimse, ellerimiz yukarıya kaldıramadık. Ne kadar görebildimse, görüyorsun, sesini duyuyorsun ama oğlumun sesiydi. Yani çok güzel, yanındakini göremiyorsun. Bakın kabinler, böyle görüştüğümüz yerler öyle yapılmış ki şu yanındakini görmüyorsun, bu yanındakini ben görmüyorum. O beni görmüyordu.ED: Ne konuştunuz?MS: Kışın 10 dakika, yazın 15 dakika. En az, en az 3 saat, 4 saat bekliyorduk biz bu 10 dakika görüşmek için. Hiç yılmadık. Aman on dakika için bu hafta da gitmeyeyim demedik.ED: Bu ilk görüşmeye eşiniz de geldi mi?MS: Yok, ben herhalde yalnız girdim. Öyle hatırlıyorum. Hatırlamıyorum. Sonra ertesi hafta birlikte gittik. Sonra aradan biraz zaman geçince kızımla gittik. Eh derken derken alıştık evimiz gibi, Metris Cezaevi’nde. Tabii her hafta görüştük mü, hayır görüşmedik. Her mahkemeye getirildiler mi? Getirilmediler. Bizim çocukların mahkemesi Selimiye'de oldu. Büyük şanslıydılar, zırhlıya Metris'ten binip Selimiye'ye kadar gelmek için dışarıya çıkmış oluyorlardı. O dönemde paldır küldür Metris'in bahçesine mahkeme salonu yaptılar. Büyük davaları orada görebilmek için Dev Yol gibi, Dev Sol gibi, MLSP [MLSP-B] gibi kalabalık davalar vardı. ED: Oğlunuz hangi davadan yargılanıyordu?MS: MLSP’den [MLSP-B] ayrılmış Çayan sempatizanları diyerekten kendi aralarında bir şey kurmuşlar. Böyle yani.O zaman çok daha küçük bir grup zaten.Küçük. On iki kişiydiler zaten. Acaba ne yapabilirlerdi ki? Bu on iki kişinin yüzünden sekizi idamla yargılandı. Ve İstanbul'da iki dava vardı Metris'te. Biri oğlumun davası, biri Erim’in davası. Bu Erim’i de, Erim davasından yargılananlar da çok sonra ana davaya bağlandılar. Ama bizimkileri bağlamadılar. Çünkü eylemleri ona, o gruptan koptuktan sonra olmuş. Avukatın izah edişini söylüyorum. E kurtuldular da... ED:Ne ceza aldı oğlunuz?MS: Oğlum... İdam cezası aldılar. Hasan Yavuz Karar, Zekeriya Çelik, Erdoğan Tatlı, Tuncer Sarptunalı. İdam kararı aldılar. Filiz. Soyadını şu anda Filiz'in hatırlamadım.ED: Peki siz o mahkemede miydiniz, karar mahkemesinde?MS: Evet. Dinledik.ED: Ne hissettiniz?MS: Bilmem. Ama hep çevrem– hiç yalnız kalmadım. Hiç kimse bana, “senin oğlun böyle” demedi. Sahip çıktık biz cezaevi kapısında birbirimize. ''Bu böyle gitmez, Melahat teyze üzülme. Mücadele etmesini bil” dediler. Bize mücadele etmeyi birbirimize öğrettik. Tabii eşi olan gençler vardı. Yalnız biz anne baba değildik. Hiç unutmam, çok genç, kucağında şube kapısında, 6-7 aylık, o kış gününde kocasını aramaya gelmiş kadın. O soğukta. Kağıt yazmış biri, polis kağıdı suratına vurdu kadının. Para yokmuş. Acaba o kadın cebinde para var mıydı o kağıda iğneleyip de içeriye göndermeye? Bunu düşünen yoktu karşımızda. Kadın cebinden parayı çıkarıyor, bakıyor, tekrar koyuyor, kağıda bakıyor, paraya bakıyor. Ve en sonunda parayı iğneledi. Hayatımda çok pişman olduğum bir şey var. Çıkar şu kadına bir yüz lira ver, bir on lira ver, yirmi lira ver de– Düşünemedim o acımın, o sıkıntımın, o üzüntümün içinde. Hep aklıma böyle bir hayali gözümün önüne gelir. Ve cebindeki parayı iğneledi yola. Bir daha da hiç görmedim. Herhalde şubeden bırakıldı. Öyle zannediyorum.ED: Metrisin etrafı nasıl bir yerdi? O zamanlar çok boş olsa gerek.MS: (Gülüyor)Çok boştu. Karşısı mezarlıktı zaten. Mezarlığın sonunda şehre doğru bir ev vardı iki katlı gibi. Altının bir tarafı kahve, bir tarafı da bakkal dükkanıydı. Onun şey tarafında Karadeniz Mahallesi diye, gecekondu tipinde böyle kerpiçten, yarım yamalak tuğlalardan yapılmış ufak ufak evler vardı. Bahçeleri bile doldurduk. Metris tarafı boştu zaten. Yoktu bir şey. İlerisi de Allah'ın ovasıydı. Daha ileriye gitmedik.ED: Siz geliyorsunuz, orada 2 saat, 3 saat belki bekliyorsunuz. Nasıl bekliyorsunuz? Nerede bekliyorsunuz? Kahvede mi?MS: Olur mu? Mezarlığın kapısında. Eğer verilse cezaevinin kapısında. Görüş varsa şey yap– bekleme salonu yaptılar. Kapıdan içeri giriyorsun, bekleme salonuna. Orada masada 4-5 tane asker var. Kimliğini veriyorsun, kiminle görüşeceksen, kayıdını yapıyor, koğuş sırası gelince, kaç kişi ziyaretçi geldiyse, aranıp, ayakkabılarımızın içine kadar, görüşe giriyorduk. Acaba? Ayakkabımın içine kadar baktığın yerden görüştüğüm kişiyle zaten mesafem var.Mesafenin dışında onun önünde demir parmaklık, ortada demir çubuklar, benim önümde demir parmaklık var. Benim ayakkabımın içine kadar aramanın anlamı– Böyle onurumuzu kırıp, zedeleyip, bizi bıktırıp, usandırmaya–. Bıkmadık. Her hafta gittik. Her hafta gittik ziyaretine. Ayağımızı ağırdı, topallayarak gittik. Başımıza ağrırdı. Böyle bağlar başını bazı anneler. “Akşam başım tuttu, çok başım ağrıyor” der. Yine geldi Metis'in kapısının önüne görüşmeye.ED: Hiç açık görüş oldu mu?MS: Ben Metis'te hiç açık görüş yapmadım. İlk olarak biz Metris'ten sonra İki No’lu Sağmalcılar’a gittik bu siyasiler için Özel Sağmalcılar Cezaevi yapıldı. Hücre tipi, tek kişilik, iki kişilik, en büyük koğuş dört kişilik olduğunu söyleniyordu dışarıda. Benim oğlum tek kişilik hücrede kaldı. “Çok rahatım” diyordu. “İyi misin?” diyordum da. “Çok rahatım” diyordu. Tabii daha ileri konuşamıyorduk. Ne konuşabilirdik zaten?ED: Birbirinize mektup yazıyor muydunuz?MS: Evet. Her hafta mektubu gelirdi. Demek haftada bir kere mektup toplanıyordu. Orasını hiç sormamışım da. Her haftada bir mektubu gelirdi en şeyi– İşte on beş günde bir, on günde bir. Tabii o veriyor, idare bakıyor. Görüldü, damga vuruyor kırmızı kaşeyle, zarfın üstüne vuruyor. Bunu postane görüyor, eve getiren postacı görüyor nereden geldiğini.ED: Peki sizin hiç böyle komşularınızdan, yaşadığınız yerden gördüğünüz bir tepki oldu mu sizinle konuşmamak, işte sizinle –?MS: İşte acayip olan şey oydu ya, hep ben anlattım haklı olduğumun kötü tarafını. Onun için karşımdaki beni eleştirecek fırsat bulmadı. Hiç olmadı. Bir tek, eşim üç kardeşti. Kaynım zaten hiç arayıp sormadı. Görümcem de oldukça uzak durmaya gayret etti. Haklıydı. İki kızı vardı. İkisi de üniversiteye iyi okullara gidiyordu. Ben beni aramayanı da eleştirmedim. O dönemde öyle olmaması lazım. Ama kendi ailemde hep bana şöyle sordular, ''Nasıl oldu?'' Çünkü kendimin çok ilgili bir anne olduğunu düşünüyordum ama değilmişim. Anlayamadım. Fakat eleştirmedim de. Nereden girdin oğlum demedim. Çünkü devlet çok fazlasını yaptı çocuklarımıza. ED: Ben biraz önce girmeden sizin sandığınıza baktım biraz. Tuncer Bey babasına bir kart yazmış. Bu kartta biraz, sitem demeyelim de aslında babasıyla bir anlaşamadığı durumlar olduğunu ifade etmiş.MS: Çünkü eşim sola karşıydı. O bakımdan. Ama 12 Eylül çok değiştirdi.ED: Nasıl?MS: Ben ilk oyumu kullanmadım. Çünkü Menderes yani o zamanki Partiye vermeyeceğimi biliyordu eşim. ''Fikrin aynıysa, gelme benimle'' dedi. Tek başıma da gidip oy atamazdım. 12 Eylül'den sonra, hatta ''Hazırlan oyumuzu atmaya gidelim'' dedi. ''Benim fikrim aynı ama'' dedim, ''Hadi hadi boş ver'' dedi.ED: İlk oy dediğiniz ilk seçimlerdeki mi? Yoksa referandum mu? Anayasa referandumu mu?MS: Bilmem. Yani şeyden 12 Eylül'den sonra ilk seçim, oy kullanmaya gittiğimiz dönem söylüyorum.ED: Ama eşiniz de oğlunuzu görmeye gitti değil mi cezaevine?MS: Tabii, tabii, tabii. Fırsat da oldukça. Bazen mesela ben sabahtan çıkar giderim. Birilerini göreceğim, birbirimizle konuşacağız. Bir de bakarım, arkamdan gelmiştir. Veya biz ziyaretten çıkarız, kapının önünde bekliyor olur. İşte, Semiha Hanım, Bilge Hanım, birkaç arkadaş olur. Birini Topkapı'da indirir, birini Fındıkzade'de indirir, Aksaray'da indirir. Ben... Beni Fatih'e götürür, bırakır yani. Çok değişti.ED: Peki bu arada tabi cezaevlerin içerisinde de çocuklarınız ayrı mücadele veriyorlar, tek tip kıyafete karşı mücadele ediyorlar.MS: İlk mücadeleleri yönetime karşı çocuklarımızın. Çok güzel başardılar gerçekten. 15 günlük açlık grevinde. Mesela on beş talepleri var çocukların. İşte görüşün dakikasının uzatılması, ne bileyim, yemeğin, işte bir sürü istekleri. Tabii bu on beşin içinden yediyi verdilerse, en kısa zamanda bu üçe indi, ikiye indi. Bu hakkı gene aldılar. Gene açlık grevine girdiler, gene açlık grevine girdiler. Derken ölüm orucu çıktı. Söylendi, ''Alamıyoruz devletten fazla hak, alamıyoruz. Bir adım atarsak ikinci adımımız coplanıyor.'' ''Senin önüne duvar çıkıyor oğlum'' dedim. ''Yürümeye kalktığın zaman. Benim önüme ne çıktığının sokakta farkında mısın?'' dedim görüşte. İlk defa... Şöyle bir irkildi. ''Bir söylenti var'' dedim. Bak bunu dedim. ''Ben o söylentiye çok karşıyım.'' Durdu, anlamadı herhalde. ''Anladın sen onu ama'' dedim. ''Ben yokum'' dedim. Ve düdük çaldı. İkinci gelmeyi kullanacak vaktimiz kalmadı. E ölüm oruçları başladı. Bizimkiler otuz gün açlık grevine gitti. Böyle bölüştüler. Bilmem ne siyaset yirmi gün, bilmem ne siyaset on beş gün, bilmem şu siyaset bir hafta. Bütün cezaevi kırılıyor açlık grevinde ama ölüm orucundakiler yalnız kaldı. Yazık oldu.Özellikle Nevin Hanım diye. Yaşamadı. Açlık grevinde, ölüm orucunda ilk oğlunu gördüm.ED: İsimlerini hatırlar mısınız?MS: Hatırlıyorum da şu anda kafam karıştı. Annesi Nevin’di de. Gerisini hatırlayamadım.ED: Peki bu dışarıdaki mücadeleyi biraz konuşalım. Siz hapishanede görüş günleri dışında kendi aranızda toplanıyor muydunuz? MS: Kendi aramızda işte kopuşmalar başladı.ED: Bu ölüm oruçları sebebiyle. Onu biraz anlatır mısınız bize? Nasıl oldu bu?MS: Çünkü onlara destek verelim, onların yanında olalım aileleri diye düşündük. Başladık biz de her gün gitmeye. “Çocukların desteklemediği yerde siz kimi destekliyorsunuz?” dediler. ED: Siz de devam edemediniz o zaman.MS: Biz de bölündük dışarıdan. Biz de bölündük. Mezarlığın kapısında onlar kapının sağ tarafında, biz sol tarafında olduk. Niçin olduk? Onun da evladı, benim de evladım. Onun kafasına yatmamış, girmemiş. Ve memnundum girmediğinden. O gün en büyük iktidarımız, asmayalım da besleyelim mi diyordu. Senin ölüm orucunu mu dinleyecekti?ED: Hangi siyasetler bana evet demişti, hatırlıyor musunuz? MS: Biri Dev Soldu. Biri de Te'li mi, Ti'li mi? Ti'liydi galiba. İstanbul'da aşağı yukarı Dev Sol,. Dev Yol’du. MLSP [MLSP-B]. Büyük davalardı bunlar. Mesela sendikalar. Ne oldu? Sendikacıların 3 yıl sonra tahliye oldu. Tabi onlardan da arada çok uzun ceza alan kişiler oldu da. Çoğunlukla kısa zamanda. Bizim için bir kişi de çıksa kârdı. Yani çıkan başımızın üstünde yeri vardı.ED: Peki bu ayrışmadan sonra yumuşamalar oldu mu sonrasında yoksa gerçekten orada artık kopuş gerçekleşti mi aileler arasında?MS: Gitti. Gitti de gelmedik. Ve hüküm davalar sonuçlanmaya başladı. Davalar sonuçlandıkça tahliye– şeyler başladı, sevkiyatlar başladı. Mesela benim oğlum 16 kişi yargılandılar. 16 kişiden 2 kişi Çanakkale'ye gönderildi. 2 kişi bilmem başka cezaevine gönderildi. 3 kişi başka cezaevine gönderildi. Aileler böyle. İstanbul'da oturup çevremize yakın olanlardan görüşmemiz, buluşmamız, hala daha diyorum ya, görüştüğüm, hiç– her şey bitmiş olmasına rağmen, kişiler var benim. O zaman eşleri içeride olanlar, Melahat Teyze, diyerekten yani gördükleri zaman– ED: Peki, bu bir araya gelip İnsan Hakları Derneği'ni de oluşumuna imza attınız ya, yaklaşık 90 kişi. O evreye nasıl geldiniz, onu biraz anlatır mısınız?MS: Şimdi cezaevi kapısında dağılın diyor. Kahveye gidiyorsun, kahve kapanıyor. İlk– konuşacağız ki, Selimiye'ye mi gideceğiz? Emniyet amirliğine mi gideceğiz? Nereye gideceksiniz? Niye görüş yok? Yok diyor, çocuklarınız çıkmıyor diyor. Yok görüş diyor. Ya niye çıkmasın bana kastı ne diyorum. Çıkmıyor diyor. Bu kadar basit. Ya bir çatımız olsa. Ayşe eve gitsek, Fatma Hanım'ın evine gitsek? Ben Fatih'te oturuyorum. Hadi gelin biz de bir çay içeriz, üşüdük derim. Geliriz işte bir iki kutu konuşuruz, sohbetlerimiz falan filan derken... İşte diyorum ya, eşleri içeride olan bazı gençler vardı. Mesela Dev Yol’dan bunların, hanımları daha temkinli adım atıyorlardı. Bazı davalardan olanların, yapı olarak mıydı, örgütün şeyi mi daha böyle yaygaracı iş görelim düşünüyorlardı. O kişiler, daha ağır adım eden kişilerle daha güzel anlaşıyordum. Böyle bir şey yapılsa, edilse gibilerde ''Ben varım'' dedim. Yani düşünülürse. Odur, budur derken, Emil Bey zaten kızı gözaltında, cezaevinde.. Ben Emil Bey'i ilk defa Metris kapısında tanıdım. Böyle tanışarak, düşünerek kurmaya, olması gerektiğini ama çok az bir grupla kuralım ki geri geri dönüp gelirse işte avukat bize veya daha önce dernekte çalışmış birileri anlatıyor, fikir veriyor. Ben dernek nedir, nereden bileyim? Tamam dedik ama 98 kişiye çıktık. Hem annesi kurucu oldu, hem babası kurucu oldu. Ne olurdu yani? Gerçi kuruldu. Fazla geri dönmedi. Bir defa geri geldi.ED: 17 Temmuz 1986'da kurdunuz.MS: Kurduk. Başvuru yapıyoruz. Bir seneye yakın şey olarak çalıştık. Tam. Bu arada bizimkilerin birçoğunun mahkemesi bitiyor, sevk ediliyor. Ben dernek çalışmasını sürdüremem dedim. Gelin o ara hamile, çalışıyor. O çocuk dünyaya gelince bakılacak. E gidip geleceğim yola ziyarete. Dernek çalışmasını– Ama işte oranın bir sorunu olduğu zaman gelir giderim hesabında ben yönetime girmedim. Sonra da bir daha o cezaevi, bu cezaevi derken derneğe de ihtiyacımız kalmadı. Kendi kendimize git gide yumuşadı herhalde ortalık. Sabahtan akşama kadar açık görüş yapmaya başladık. ED: Bu arada oğlunuz nereye gönderildi Sağmalcılardan?MS: Sağmalcılardan herhalde Çanakkale'ye gitti, öyle zannediyorum. Sonra bir Antep'e gittim. Antep neresi? Nerede?ED: Siz gittiniz mi Çanakkale'ye ve Antep'e?MS: Ah tabii. Her 15'te bir ben Çanakkale'ye gittim. Ve... Gece 12'te biniyordum İstanbul'dan. Bindiğim arabada en az tutuklu yakını, yükümlü yakını 10 aile vardık. En az yani. O gün çünkü görüş günü.ED: Vahide teyzelerle gidiyorsunuz beraber Vahide Açan.MS: Onlar ta karşıdan vesait işleri de çok zordu. Karşıdan İstanbul'a geliyordu. Topkapı'dan otobüse binip gidiyorduk. Allah'tan Çanakkale'nin içinde inip yürüyebilirsin de, minibüs vardı cezaevine gitmek için. İki defa kapalı görüşte görüşe giriyorduk. Birer saatten iki saat görüşüyorduk. Çıkıyorduk, otobüse yetişiyorduk, geri dönüp geliyorduk.ED: Nasıl geçiyordu bir saat?MS: Nasıl geçtiğini anlamıyorduk bile. (Gülüyor)ED: Siz bir şey götürebiliyor muydunuz yanınızda? Yiyecek, kıyafet vesaire?MS: Hayır. Yiyecek hiç götürmedik. Yoktu. Açık görüş yapmaya başladık sonra. Hele Antep'te bütün gün akşama kadar açık görüş yapıyorduk. Ne susuyorduk, ne acıkıyorduk. Cezaevi bize yemek vermiyordu. Öğlen yemeği onların bütçesine kalıyordu. Çocuklar da yemiyordu, içeriye girmiyordu ki. Oturuyorduk. Yazsa havalandırmada, kışsa içeride herhalde bekleme salonu gibi, spor salonu gibi bir yer vardı büyük, orada oturuyorduk. Acıkmıyorduk ki zaten. Biz açlık hissetmiyorduk. Bir sabah kahvaltısından bir akşam yemeği yetiyordu bize. ED: Şimdi çok uzunca bir zaman tabii. Oğlunuz ne zaman tahliye oldu?MS: Genel af çıktı.ED: 90'lardaki.MS: Biz başladık, genel af kampanyası kurduk İnsan Hakları Derneği’nde. Bu genel Af İmza Kampanyası’nda anneler, eşler mücadele etti. İmza topladık. Yollarda, sokaklarda, Taksim meydanlarında miting düzenledik. Ve evet. Benim de böyle bir resmim olacak. ED: Nerelerde yaptınız bu kampanyayı? İstanbul, Ankara, İzmir gibi mi? Daha geniş bir… MS: Başka büyük şehir hatırlamıyorum. Onlarda da oldu ama en büyük, en yüksek imza toplayan İstanbul'du. Çünkü İstanbul'da aydınlar da katıldı bu imza kampanyasına. Avukatlar, yani bilinçli, ileri görüşlü insanlar bu imza kampanyasına katıldı.ED: Bunun sonucunda mı çıktı gene laf?MS: Evet, aşağı yukarı kaç sene sonra çıktı. Bu bir miting dönüşü. ED: Kimler var o fotoğrafta? MS: Bu Leman Hanım, Leman Fırtına. Bu yayınevi sahibiydi. Bu bir tutuklu, hükümde annesi ama ismini hatırlamıyorum.ED: Burada fotoğraflarınız içerisinde birkaç tane eylem şeyi var. Mesela burada Aziz Nesin konuşuyor. Ve oldukça kalabalık eylemler.MS: Çok kalabalık.ED: Biraz anlatır mısınız onları? Bu genel af için olan kampanya mı?MS: Mutlaka. Mutlaka odur. Belki buradaki insanların pek çoğu 12 Eylül'ün ne olduğunu bilmeden ne oluyor diye bakmaya gelip geldi. Veya pek çoğu yaşayarak geldi. Ama güzel gelmiş değil mi?ED: Evet, çok kalabalık geldi bana. Şimdi biz artık öyle kalabalıkları görmüyoruz hiçbir eylemde vs. İnsan Hakları Derneği'nin bu kadar ilgi görmüş olması çok güzel. Aynı zamanda dilekçeleriniz var. İçerideyken çocuklarınız, sizin resmi makamlara yazdığınız dilekçeler var.Çocukların akıbetini sormak amacıyla ya da işkenceleri önlemek amacıyla. Onları nasıl organize ediyordunuz? Ortak bir karar mı almıştınız? Nasıl devam ediyordunuz?MS: Hayır baştan tek dilekçe olarak– Yani ben cezaevini anlatıyorum, sen de, o da, hepimiz aynı şeyi anlatıyoruz ama bir– tek tek dilekçe veriyorduk. Sonra bunu hak edemez oldular herhalde. Toplu dilekçeye döndü. Hükümet kendi canı öyle istedi. Ve bir dilekçe yazılıyordu.Onun önüne, arkasına alabildiği kadar imza atıyorduk. Tabii bu ayrılmalar, kopuşmalar, aileler içinde, içeride, dışarıda. Biz tek sesli olsaydık çok daha– ama ölüm orucu, ölüm orucu…ED: Avukatınız kimdi?MS: Cevat Erdişli diyerekten. O zaman Bekir Bey çok... O bak Çanakkale ceza kapısının önü.ED: Buralar nereler?MS: Bu Çanakkale olsa gerek, öyle zannediyorum. Öyle hatırlıyorum. Bu Sağmalcılar.ED: O fotoğrafta kimler var?MS: Bu Sacide Hanım. Suat Çekmece'nin annesi. Bu Mesude Tatal. Erdoğan'ın annesi. Bu hanımı hatırlamıyorum. Zekeriya Çelik'in abisi, annesi. Tanıyorum da kimin ailesi olduğunu çıkaramam.ED: O tel örgülerin orada mı toplanıyordu aileler? Tel örgülerin arkasında mı toplanıyordunuz?MS: O bahçeye girdikten sonra. Ondan sonra cezaevine gidiyorsun. Orada kayıt oluyorsun. Sıran geliyor. Sıraya giriyorsun, görüşe giriyorsun. Ama Çanakkale'de öyle sıra mıra falan yok.ED: Peki bu arada bütün bu işleri yaparken size de savcılıktan bir takım yazılar gelmiş.MS: Ben mübalağa– aklımda kaldığı kadar en az 20 kere gözaltına alınmışımdır.ED: Bunların sebepleri?MS: Sebepleri, adım attım, yan baktım, arkana döndüm, hepsinden de beraat ettim. Hiç ceza almadım. Öyle hatırlıyorum.ED: Ama gözaltına almaya devam ettiler.MS: Devam ettiler tabi. Hükümevine geçince bunlar bitti. Kalmadı. Bunlar Metris’te yaşanan şeyler.ED: Şu neresi?MS: Bu Nevzat Açan’ın annesi. İşte biz ikimiz ne yapmışız? Ben hatırlamıyorum ne yaptığımızı. Ne yapabiliriz Allah rızası için?ED: Kameraya gösterir misiniz onu şöyle tutup? Kameraya doğru gösterir misiniz?MS: Ne yapabiliriz biz? Ne yapabiliriz? Benim aklım almıyor yani. Biz bayağı yargılandık. Kaç mahkeme devam etti. Yaşımızdan dolayı tutuklanmadık herhalde. Yargılandık yani. Bunlar da avukatlarımız.ED: Şurada benzer tarihler mi?MS: Bu işte imza kampanyasının şeyleri, duyuru afişleri. Bunları asarken gözaltına alındık. Evet, bu içeriden çıkan bir kızımız. Bu öyle. Bu Nuri Bey işte. Dernekte. Nevzat Açan'ın babası. Bu [Ragıp] Zarakolu. Yayınevi sahibi. Bekir Bey avukat, Kemal Bey, Sennur Sezer, şu üçünün, dördünün ismini. Bunlar eski gençlik, bizim o gün yaşadıklarımızı yaşamışlar ve bu dönemde yayınevleri, hukukçu, böyle insanlara, çare arayanlara yol göstermeye uğraşan, aydın kafalı kişiler. Bir insan meram ederse, yaşın kaç olursa olsun, devam ediyormuş.ED: Peki bir de Ankara'ya gidişleriniz oldu değil mi sizin?MS: Of of of ayda bir mi gittik, on beş gün arayla mı gittik? Hem de gece on ikide binip gidiyorduk. Gündüz akşama kadar uğraşıyorduk. Ertesi günü akşamüstü binip, gece on ikide birde, şimdi iki saat Ankara'ya gidiyorsun da o zaman altı, yedi saat sürüyordu yol. İstanbul'a geliyorduk. Bazen mesela, Vahide hanım gidecek Kartal’a, otobüs uğradıysa, iniyordu. Uğramadıysa, hadi gel bize gidelim diyordu. Nereye gidecek kadın İstanbul'da? Oturuyor, Kartal'da.ED: Peki o görüşmelerinizde, Ankara'daki görüşmelerinizde herhangi bir makamla görüşebilme olanağınız oldu mu? Sizi dinleyen oldu mu?MS: İlk zamanlar Meclis'in kapısı kapalıydı.ED: Bu hangi yıllar?MS: Pek 80'in başlarında gidemedik herhalde. Daha gergindi. Çünkü son evine giderken yolda 2-3 kere otobüs çevriliyordu. Aranıyorduk. İndiriliyorduk. Arabanın içi aranıyordu, bagajla üstümüz aranıyordu. Ankara'ya inip yürümeye başladığımız zaman durup durup yürümeye gayret ediyorduk yolumuz kesilmesin diye. İşte meclise gittik. Evren o zaman Cumhurbaşkanı Sayın Evren Paşa'ya gidiyorduk. Adalet Bakanlığı'na gidiyorduk. Akşama kadar nereye–? Bazen ayrılıp, gruplaşıp gidiyorduk ki akşamüstü dönelim, kalacak yer yok. Gece tekrar dönüp evimize geliyorduk.ED: Bu gidişlerin birinde bir de arkadaşınızı kaybettiniz değil mi?MS: Evet. Ben maalesef o görüşe katılamamışım o gün. Ama nedeni de galiba büyük oğlumun evlilik dönemi bir tarihine denk geldi. Yani öyle bir telaşe içindeydik. Onun için o günü gitmemişim.ED: Ne hissettiniz duyunca?MS: Çok kötü oldum. Yani gerçekten sokakta ölmeyi hak etmiş miydik? Yatağımız dururken.ED: Didar Şensoy'dan bahsediyoruz, onu da söyleyeyim.MS: Evet malesef. Allah rahmet eylesin. Elinden geldiği kadar kardeşi için mücadele etti. Ama erken gitti. Yaşasaydı mücadelesi devam ederdi, bizler gibi. Çoğunluk zaten mücadelede anne babaydı. Kardeşler sinip oturmak zorundaydı. Bir de ekmek parası vardı. Yokluk çoktu. Bir arkadaşım vardı. Ayakkabısını bir gün iple bağlamıştı tabanı düşmesin diyerekten. Eşinin işi yokmuş.ED: Bir de çok masraflı değil mi bütün bunlar, hapishanelere git gel, işte malzeme hazırla?MS: En minibüse biniyorsun para. O da minibüse biniyorsun. Şimdiki gibi mavi kartımız falan, veyahut ki indirimli, veyahut ki ücretsiz kartımız yoktu. Her şey para. Simit almıyorduk, para. Ekmek alırsak 5'e de 6'ya bölüp iki yudum bir şey yiyelim diyorduk. Benim durumum iyi olmuş ama yanımdaki emekli olmuş, maaşı bağlanmamış. Mağdurdu yani bu insan. O zaman 40 yaşında da emekli olur muyum diye başlanmıştı. Bu 12 Eylül'de başladı herhalde. Ondan önce emeklilik çok yaşlı oluyordu. Sonradan demek ki çıktı bu kanun.ED: İnsan Hakları Derneği'nin daha sonraki işlerinde çok yer almadım, çalışmalarında yer alamadım dediniz.MS: Yer alamadım.ED: Ama takip ediyordunuz herhalde çalışmaları.MS: Ve ben bugün o zaman aday olanları bile tanımıyorum. Hatırlamıyorum kimler olduğunu. Hazıra konmak– Öyle değerlendiriyorum ben. Biz o derneği çok değerli kurduk. Hani evine bir kristal alırsın da, silerken özellikle ama bir çay bardağını yuvarlar koyabilir misin? Benim için öyleydi. Sürdürürdüm çalışmamı.ED: Ama çok da önemli bir adım attınız, değil mi? Bütün tutuklu yakınları olarak.MS: Evet, kurduğumuzdan, yaptığımızdan hiç pişmanlık duymadım. Yürütmeyi düşünenlere başarılar dilerim. Gerçekten sağduyularını kullanıp, hiç kimse maaş, para, pul– sekreter tutamadık biz derneği kurduğumuz zaman. Sırayla dernekte nöbetçi kalıyorduk. Haftanın iki günü benim sıramdı. Bir günü Leman’ın sırasıydı. Şaziment Ankara Şubesi'ne gidiyordu, geliyordu. İstanbul Şubesi toplantılarının da toplantıya katılıyordu. Biz böyle çalıştık yani. Ayrım, ayrım. Ayrımı ölümü orucu yarattı. Ayrımcılığı. ED: Ankara'ya gidiş gelişlerde size yardımcı olacak ya da en azından o görüşmeleri sağlayacak herhangi bir siyasi parti, en azından mesela Sosyal Demokrat Parti'den insanlar, insan hakları üzerine çalışan milletvekilleri, kimseler oluyor muydu?MS: Zaten o dönemlere geldiği zaman çoğu hüküm almıştı. Ankara'nın yapacağı bir şey yoktu.ED: O süreçlerde size destek olan bir daha kimseler olmadı.MS: İnsanlar kendi gölgesinden korkuyordu. Benim gölgemiz diye dönüp bakıyordu. 80'de yaşadıklarımı bilmediğimiz için çok acı geldi. Veyahut ki çok ağır davranırdı, çok insanları kırarcasına yani. Bir bambaşkaydı. Karşısında bir emir eri gibi durmanızı istiyorlardı.ED: Şimdi bu kadar zaman geçti, siz bunların birçoğuna tanık oldunuz hapishane önlerinde, oğlunuza yapılanları gördünüz en azından görüşlere gittiğinizde anlatılanlardan, etrafınızdaki ailelerin çocuklarına yapılanlardan ve bunu yapanlardan biz hesap soramadık, bunlar bunun hesabını vermediler. Ne hissettiriyor bunlar size?MS: Bakın bu dünyanın üstü var. Yaşıyoruz. Ben ona inanıyorum. Herkesin bir inancı–. Bu dünyanın altı da var. Orada ilk hesap soracak kişi benim o kişilere. İlk soracak. Bakın bunu açık açık söylüyorum. Yemin ederim karşıma çıksın ahirette, hesabını soracağım. O kadar canım yandı. Haa, oğlun yaptı. Yaptı, yattı. Cezasını çekti. Ama onların yaptığı... ED: Bir de şunu soralım aslında. Oğlunuz ne yaptığı için ceza aldı?MS: Oğlum banka soygunu yapmış. Banka soygununda gözcülük yapmış. Ve bunun için idam cezası aldı. Bankaya giren diğer arkadaşları, silah elinde... Şimdi onlara hak ettiğini söylemek istemiyorum. Ama oğlumu sorduğunuz için. Elinde silah yok, belinde silah yok. Gözcülük yapmış. Bunun için idam cezası aldı. Ben nasıl kinlenmeyeyim? Hesap sormayayım. Bize yapılanları nasıl hesap sormayayım?ED: Peki çıktıktan, tahliye olduktan sonra nasıl devam etti hayatı?MS: Normale dönmeye gayret etti ama çok zor be. Bazen ben Eskişehir'e gidiyorum. Çok sakin bir şehirdir. Uzun kalıyorum. Orada yeğenlerim var. Hatta birinin eşi de vefat etti, yalnız yaşıyor. Biz ikimiz çok güzel anlaşıyoruz. Biraz tatilim uzun sürüyor. İstanbul'u yadırgıyorum geldiğim zaman. Bu on sene koptuktan sonra. Duramadım, gittim. Duranların, kalanların Türkiye'de, evliydiler. Veya aile sorumlulukları vardı, yük vardı. Benim oğlumla bir beklentim yoktu. Eşim hayattaydı. Onun için o kendi hayatını kendi yönlendirdi.ED: Nereye gitti?MS: Yurt dışına, Fransa'ya gitti. Telefonlaşıyoruz. Mektuba bile gerek kalmadı artık. O eskidenmiş mektup yazmak. Sahne... Yeter yoruldum diyorum ben telefonun başında konuşurken. (Gülüyor) Biraz da fazla konuşuyorum galiba.ED: Peki ne sıklıkla geliyor Türkiye'ye?MS: Uzun zamandır geldiği yok. Bu geçen yaz gelecektiler. Bu hastalık çıkınca, caydı, bakalım belki seneye gelir. Ne gösterecek durum, sağlık şeyi. ED: Şimdi biz uzunca bir zamanı konuştuk sizinle. Siz hikayenin başında kendi hayatınızı anlattınız. Aslında 12 Eylül olmasa belki düzenli bir aile hayatı içerisinde bir hikayeniz olacaktı. Ama hem mücadele içerisinde olmuşsunuz, hem İnsan Hakları Derneği'ne giden bir süreci örgütlemişsiniz.MS: Beni o kadar çok dünyaya kucak açıp ama ne bileyim. O kadar çok Melahat Teyze'ye... Ben nereye gittim? Bir cenazeye... Ha, şeyin... Sezer'in cenazesinde eve geldim. Oğlum diyor ki, “Anne ne yaptın? Çok yorulmuşsun.” “Ay Haluk, benim omuzlarım düştü aşağıya. O geliyor sarılıyor, öbürü geliyor sarılıyor.” ''Melahat Teyze'', “öbürü geliyor sarılıyor. Ne kadar güzel bir şeyler yapmışız biz meğer. Ne kadar çok dost edinmişiz.” Gurur duyuyorum. Hatırladıkları için. Ama... Dernek yanlış tutum yaptı. Benim gibi pek çok kapısını açmayan var. Ne kadar çok insan katılsa, ne kadar çok bilgi verse, orada gelen bir insanı teselli etse, mücadele etmesini öğretse güzel değil miydi?ED: Peki ben size bir son soru olarak şunu sorayım. 12 Eylül size ne yaptı desem, size, ailenize ve daha genelinde de Türkiye'ye?MS: 12 Eylül, kocamdan izin almamın gerekmediğini öğretti. Ve kocamın bana öncülük tanımasına fırsat verdi. Sormamamı, daha önceki yıllarda bir yere gezmeye gideceğiz, bir ahbabın mevlidi var, düğünü var. Derim ki işte böyle. Hiç cevap vermez, bu gitme. Gitmem. Eve gelince, “Ne o gitmedin mi?” der. “Bir şey demedin, ben de gitmedim” derim. Ama ben oradan o gün mahrum kalmış olurum. 12 Eylül'den sonra bu adet kalktı. (Gülüyor)ED: İyi bir gelişme oldu.MS: Evet. Bu adet kalktı. Bize hürriyetinizi kazandırdı. Ama çocuklarımız da yazık oldu. Hepsinin hayatını mahvetti. Hepsi üniversitede bir yere gelecek insanlardı. Şimdi olmayacak meslek yapanlar var yani. Evet, yaşıyorlar. Belki hatırlamıyorlar bile. Veyahut hatırlamak istemiyorlar. Ama ben çok iyi hatırlıyorum. Ailelerin böyle başına bir felaket gelirse çocuklarının yanında olmalı. Her ne gelirse gelsin, o onun evladıdır, yanında olsun. Çok kopan aile oldu. Yoruldu. Kırıldı. Yaşlandı. Her iki taraf birbirini kopan aile oldu. Ama bırakmayalım. Çocuklarımıza sahip çıkalım. Başını örtmüş, devrimci olmuş, ilerici olmuş. O onun fikri. Fikir ayrı bir mesele. Ben çocuğum olduğu için sahip çıktım.ED:Teşekkür ederiz Melahat Hanım. Ağzınıza sağlık. MS: Ben teşekkür ederim. Çalışmanızda da başarılar dilerim.ED: Çok teşekkür ederim.MS: İnşallah iyi bir arşiv olur ve 12 Eylül unutulmasın.ED:Sizin katkılarınız da öyle olacağını umuyoruz. MS: Unutulmasın.