Nevzat Açan

Memory Museum for Historical Justice

 

Transcript
Toggle Index/Transcript View Switch.
Index
Search this Index
X
00:00:16 - Çocukluk yılları, aile yapısı

Play segment

Segment Synopsis: EYLEM DELİKANLI: Bugün 4 Eylül 2023 İstanbul’dayız. Nevzat Açan’la beraberiz, bugünkü kaydımızı beraber yapacağız. Hoş geldiniz, öncelikle teşekkür ederiz kayda katıldığınız için. Yaşam öykünüzü konuşacağız, bugüne getireceğiz onu. Dolayısıyla en baştan başlayalım. Nerede, ne zaman doğdunuz? Nasıl bir aileye doğdunuz anlatır mısınız?
NEVZAT AÇAN: Kastamonu, Alaç 1950 doğumluyum. Babam öğretmen, eski Köy Enstitüsü mezunlarından bir öğretmen, annem ev kadını. Doğal olarak işte babamın öğretmenlik yaşantısına bağlı bir şekilde gelişti çocukluğumuz ve hayatımızın büyük bölümü. İlkokulu Bartın’da bitirdim. İşte babamın tayininin oraya çıkması nedeniyle. Daha sonra ortaokul bir başka şehirde Çorum’da geçti. Ortaokulu Çorum’da bitirdim. Sonra da işte ailem özellikle babam bizim eğitim hayatımızı dikkate alarak ortaokulu bitirdikten sonra İstanbul’a tayin istedi. 67 yılında İstanbul’a geldik, ondan sonraki bütün yaşamımızda İstanbul’da devam etti.
EYLEM DELİKANLI: Kaç kardeşsiniz?
NEVZAT AÇAN: Toplam üç kardeşiz. Ben ortancayım. Benden büyük bir ablam var. O da öğretmendi. Ailede öğretmen çok. O da şu anda emekli. Bir küçüğüm var benim. İşte aramızda ablamla iki yaş, benim küçüğümle Necdet’le aramızda üç yaş var. Toplamda dediğim gibi üç kardeşiz.

00:01:53 - Lise yıllarında İstanbul’la tanışma

Play segment

Segment Synopsis: EYLEM DELİKANLI: İstanbul’a gelişinizi konuşalım biraz. 67 senesi dediniz. Ortaokuldan sonra dediniz, nasıl bir ortama geldiniz? Daha küçük şehirlerden geldiniz, nasıl hissettiniz?
NEVZAT AÇAN: Şöyle, tabii ki şey, yani bir yaşadığımız yerlere göre kıyaslayınca çok değişik bir yer. Zaten geldiğimizde, kısa bir süre burada Kastamonu’dan Alaç’tan akrabalarımız vardı onların yanında falan kaldık yerleşene kadar. Daha sonra ana yerleşme bölümümüz şeyde, babamın tayin olduğu okul Beykoz’daydı, Ortaçeşme İlkokulu. Oraya, yani ilk gördüğüm andan itibaren tabii şey yapıyor ama benim sonraki sürecim işte Kabataş Lisesi’nde geçti. Beykoz’da oturuyorum. Kabataş Lisesi’ne Ortaköy’e okula geliyorum. İşte her gün bir sabah ve öğleden sonra vapurla Boğaz yolculuğu, çok tabii değişik o güne kadar yaşadıklarımdan, tamam Bartın’da yaşadığımızda da işte, sonuçta şey Karadeniz’e yakın bir ilçe, Amasra’sı vesaire onları biliyoruz ama Boğaz, mesela ilk şaşkınlığımı şeyde yaşamıştım, geldiğimizde galiba otobüste arabalı vapura binmişiz ama ben şeyi anlayamadım yani biz karada mı devam ediyoruz, denizin ortasında neredeyiz, nasıl geçiyoruz falan böyle bir küçük şaşkınlık falan yaşamıştım. Ondan sonra tabii şey yani kentin büyüklüğü, o güne kadar yaşadığımız yerden farklı. Bir de bizim geldiğimiz yıllarda Beykoz çayırı ve Küçüksu çayırı İstanbul’un en büyük, en ciddi iki tane mesire alanıydı. Yani bütün İstanbul hafta sonlarında oraya gelirdi. İşte böyle kalabalık bir ortamdı hafta sonları öyle geçti, ama yani doğal olarak şey ciddi bir şaşkınlık yaşamıştım İstanbul’a geldiğimizde.

00:03:35 - Kabataş Lisesi’nde okul ortamı

Play segment

Segment Synopsis: EYLEM DELİKANLI: Kabataş Lisesi dediniz. Nasıl bir ortam vardı Kabataş Lisesi’nde?
NEVZAT AÇAN: Şöyle, benim o İstanbul’a geldiğim yıl şöyle bir kargaşa oldu. Herhalde Türkiye’de ilk defa galiba ortaokuldan sonra liselere girişe sınav koydular. Yani liseye girerken sınava gireceksiniz o sınavdan bir başarı puanı almak gerekiyordu. Fakat daha sonra bu sınavları iptal ettiler. Ama işin garip olan tarafı benim bu sınav günüm işte babamın tayini, İstanbul’a geliş falan yolda geçti. Ben sınava giremedim. İstanbul’a geldim zaten okullar açılalı yaklaşık bir yirmi, yirmi beş günü geçmişti. Önce Haydarpaşa Lisesi’ne gittik Beykoz’dan kara tarafından geçmek daha kolay diye. Görüştüğümüzde dediler ki senin özel bir durumun var, yani sen sınava hiç girmemişsin. Tamam sınav iptal oldu, sıfır puan alanlar dahi okula kayıt yaptırabiliyor ama sen hiç sınava girmediğin için durumun özel ve seni doğrudan alamayız. E ne yapacağız? Milli Eğitim Müdürlüğü’nden bir şey gerekiyor, yani buna ilişkin bize bir şey vermeleri gerekir, talimat vermeleri gerekir. Öyle olunca baktık bu yazışmalar falan derken birinci sömestr şey yapacak gidecek ve ben o sene okulu şey yapmadım, devam etmedim. Ablam Silivri’de Selim Paşa Köyü’nde öğretmenlik yapıyordu. Ona biraz refakat etmek için onun yanına gittim. Bir yıl şeyde kaldım, Selim Paşa’da kaldım onun yanında. Ondan sonra döndük işte ikinci yıl Kabataş Lisesi’ne kayıt yaptırdık. Kabataş tabii benim okuduğum yıllarda, yani ben şu anda bir sürü üniversite de bile o boyutta bir eğitim olduğunu düşünmüyorum. Yani okuduğum derslerden üç tane şeyin, dersin hocasının kendi kitaplarını okuyorduk. Genellikle işte deneyimli, tecrübeli belli bir yaş grubundaki öğretmenler, yani çok disiplinli bir okul. Ama şey yani öğrencilik yıllarım güzel keyifli geçti. Kaçıncı sınıftaydım tam hatırlamıyorum, işte büyük bir TÖS’ün [Türkiye Öğretmenler Sendikası] şeyi olmuştu, öğretmenlerle ilgili bir grevi olmuştu, ona lise yıllarımda denk geldim. İşte şey, okuldaki öğretmenlerin epeyce bir bölümü şeye katılmadı, okul devam ediyor işte öğrenci temsilciliği, bizim işte bir kısım arkadaşların girişimleriyle, işte grevden sonra okulu şey yaptık, bir gün mü iki gün mü hatırlamıyorum, biz de okulun şeye katılmasını sağladık, greve katılmasını sağladık ama dediğim gibi Kabataş Lisesi yatılı öğrenciler için tabii çok daha renkli, çok daha özel. Ben gündüzlüydüm, Beşiktaş’ta oturuyorduk o zaman. Beykoz’dan taşındık artık. Beşiktaş’tan Yıldız’dan çıkıyorum her gün sabah yürüyerek okula geliyorum. Ders bittikten sonra çıkıyorsunuz işte yolun üzerinde Beşiktaş’ın eski ünlü Şeref Stadı, şu anda yerinde oteller var. Orada, işte o Beşiktaş’ın Niko’ların, Kaya Köstepen’lerin Sanlı’ların falan oynadığı efsane kadrosunun antrenmanları şeyde, bizim eve gidişimiz saat beşi altıyı buluyor biz antrenman maç falan derken. Çok renkli geçti ama dediğim gibi okul yıllarımızda şey, Kabataş Lisesi gerçekten İstanbul’daki eğitim alanında en iyi üç beş okuldan bir tanesiydi. Güzel geçti o yıllarım. Biraz spora meraklıydım. Onun dışında okulda atletizm takımında orta mesafe üç bin, beş bin metre bir okul takımında koştum da ayrıca. Böyle bir üç yıl. Sonra üstüne lise hayatım renkli geçti.
EYLEM DELİKANLI: Peki nasıl bir siyasi atmosfer vardı? Sonuçta o seneler öğrenci hareketinin de güçlü olduğu seneler.
NEVZAT AÇAN: Güçlü olursun ama kendi açımdan baktığımda şey yani biraz dışarıdan izler modunda. O zaman o dönemler sadece işte okuldaki dediğim gibi bu TÖS grevi ve benzeri konularda işte öğrenci temsilcileri, bunlarda bir şeyimiz oldu ama genel ülkedeki siyasi gelişmelerle ilgili çok fazla bir şeyim olmadı yani, biraz dışarıdan izleyici konumunda geçti benim o yıllarım.

00:07:21 - Akademik hayat, İstanbul’da öğrenci hareketleri, Kerim Yaman’ın cenazesi

Play segment

Segment Synopsis: EYLEM DELİKANLI: Peki sonra üniversiteye giriş nasıl oldu?
NEVZAT AÇAN: Üniversiteye giriş, bir jeoloji hocamız vardı, değişik bir adamdı. Onun işte okuldaki derslerinin etkilemesiyle ben jeoloji mühendisi olmaya karar verdim. Türkiye’de işe yarayacağız, petrol arayacağız. Bütün etrafımızda var bizde yok. Bunları sürekli işliyordu. Evet, o sene ben işte puanları tutturdum İTÜ Maden Fakültesi’ni kazandım. Gideceğiz ama şeyi bitiremedim, liseyi bitiremedim. Liseden iki dersten takıldım. Bütünlemede de olmadı sınavlar. Sonuçta benim o seneki üniversiteyi kazanmam bir tarafa gitti. Bir sene şeyde kaldık. Ertesi sene tabii doğal olarak o ilk girdiğiniz seneki performansı göstermek çok zor bir iş. Yani kursa falan gittik ama ona rağmen daha alt puan seviyesindeki okullara, yani sonuçta ikinci yıl tercih ettiğim bir okul değil kazanabildiğim bir okul gündeme geldi. Önce Aksaray’daki gazetecilik okuluna ilk kayıt, ondan sonra işte birinci sömestrin sonuna doğru çalışıyorum aynı zamanda artık orada bir bankada işe girmiştim. Şu anda kapanmış olan eski bir banka, Türk Ticaret Bankası, oranın bir bölümünde çalışmaya başladım çünkü aile üniversite işini çok karşılayabilecek durumda değildi artık mecburen bir destek durumumuz olacak. İşte gece okula gitmem gerekiyor, gündüz çalışıyorum çünkü. Bunları takip ederek hemen çalıştığım iş yerinin, Beyoğlu’ndaydı çalıştığım iş yeri, o zaman da şimdiki bu Mısırlı Apartmanı’nda Galatasaray İşletmecilik Yüksek Okulu. Baktım işte birinci dönemin sonuna doğru oranın puanı benim girebileceğim duruma geldi. O zaman kayıtlar rahattı. Kayıt yaptırıyoruz sonra başka bir okul düştüğünde oradan alıp oraya geçebiliyorduk. Sonuçta şey, Galatasaray işletmeye kaydoldum. Öğrenim hayatım orada devam etti. Hem çalıştım gündüz hem okudum. Zaten okula geldiğimiz yıllarda ta herhalde 68’den bu yana falan süren bir özel yüksekokulları yasasıyla ilgili bir şey vardı, bir eylemlik vardı, hareketlilik vardı ve bir boykota denk geldik okulda. O baya uzun süre sürdü. Özel yüksekokullarla ilgili yasa iptal edilmiş fakat okulların durumu şeyde, yani statüsü belirsiz, buna ilişkin bir şeydi. Uzunca bir süre devam etti. İşte belli bir süre bu okullar işte Galatasaray işletmecilik, Şişli siyasal, Galatasaray mühendislik, Işık mühendislik, Beşiktaş mimarlık gibi bir yığın çok sayıda, yani önce özel okulken sonradan işte statüsü belirsiz hale gelmiş okul vardı. Benim okul da bunlardan bir tanesiydi. Biz işte şeye bağlıydık o zaman, Sultanahmet’te Aksaray İktisadi ve Ticari Bilimler Akademisi vardı. Bizim okul oraya bağlı. İşte Şişli siyasal oraya bağlı. Eğer yanılmıyorsam daha sonra zaten bu akademi Marmara Üniversitesi’ne dönüştü. Bizim okuldan da hepsi onun belli fakültelerine dönüştü. Öğrenim hayatım, işte dediğim gibi 76 senesine kadar orada devam etti. İşte üçüncü sınıftayım, daha dörde geçmemiştik, politik hayatın yoğunluğu yüzünden okulu bıraktım başka bir sürece başladık. O dönemde işte 76’da yayınlanmaya başlanan Halkın Kurtuluşu Gazetesi’nin benden önceki sahibi tutuklanmıştı. 76 Ağustos’ta galiba ben gazeteyi devraldım, bir yıl kadar falan bir süre de gazetenin yayınını ben sürdürdüm, üniversite yıllarımız böyle. Ama üniversite yıllarımız çok şey, tempolu ve hareketli geçti. Çünkü o dönem gerçekten şey, öğrenci hareketlerinin çok yoğun olduğu bir dönemdi İstanbul’da. 75-76 yıllarında şeyler yoğunlaştı, faşist saldırılar yoğunlaştı. Onlardan kaybettiğimiz arkadaşlarımız, ölenler, örneğin mesela bunlardan bir tanesi benim için çok şey, önemlidir. 75 Şubat’tı galiba yanlış hatırlamıyorsam, Kerim Yaman’ın öldürülmesi, Vatan mühendislik öğrencisiydi. İşte onun öldürülme haberi geldi. Bütün İstanbul’da öyle bir hareketlilik, hatta o gece işte tanıdığım arkadaşlarım var içlerinde bir kısmı. Cerrahpaşa’nın üniversitenin hastanesinden Kerim Yaman’ın cenazesini kaçırıyorlar, bir gece bir evde saklıyorlar, ertesi gün işte İstanbul Üniversitesi’ne getiriliyor. İstanbul Üniversitesi’nin Tıp Fakültesi’ne götürülüyor cenaze ve bir anda işte bütün İstanbul öğrencileri, herkes hareketlendi, öğlen saatinden itibaren İstanbul Üniversitesi’nden binlerce öğrenci akmaya başladı. İşgal, okulu işgal ettik. Okulu işgal işte ertesi gün sabaha kadar sürdü. Gece işte sabaha kadar konuşmalar, forumlar, yani müthiş bir şey var, yani ortak bir eylemlilik var. Herhalde bu politik bölünmelerin o zaman çok daha fazla yoğunlaşmadığı dönemlerdeydi işte hem okullarda, işte mesela benim okulumda bilirim Galatasaray işletmede dört beş tane siyasi gruptan insanlar var ama bir şey yani her şeyde beraberiz yani. Kimsenin bir şeyleri farklı yere çekmediği ortak mücadelenin daha bir şey olduğu, yoğun olduğu dönemlerdeydi. İşte bu dediğim gibi sabaha kadar üniversitede forumlar, bahçede dışarıdan herhangi bir şey gelmesine karşı çıktık, ateşler yaktık, nöbet tutuyoruz, dışarıda işte üşümeyelim diye kış ayları sonuçta, bize meyve kasası atanlar yakalım diye, ertesi gün sabah herhalde benim bugüne kadar da işte o yüzden çok önemsediğim en büyük antifaşist eylemlerden bir tanesi oldu. İşte DİSK’i, TÖB-DER’i, sivil toplum kuruluşları, bütün öğrenciler, İstanbul’daki öğrenciler bunların katıldığı çok ciddi bir şey, yürüyüş oldu. Yani o zaman da yazılıp çizildi ama ben de öyle hatırlıyorum yani arabalı vapura gidecek Kerim Yaman’ın cenazesi, memlekete gönderilecek, şeyden çıktığında cenaze, Beyazıt’taki kortej Sirkeci’ye ulaştığında daha kitlenin daha büyük bölümü şeyden çıkamamıştı, Beyazıt Meydanı’ndan çıkamamıştı. Yani hatırladığım en büyük eylemlerden bir tanesidir. En büyük olmasından da öte benim açımdan şey çok önemli, yani sendikalar, sivil toplum kuruluşları, öğrenciler bilmem ne ve gerçekten çok müthiş bir tepkiydi. Bugüne kadar gördüğüm antifaşist mücadeledeki ortak beraber davranabildiğimiz en önemli eylemlerden birisi olarak değerlendiriyorum hala bugün de.

00:14:08 - Öğrencilik yıllarında örgütlenme süreci

Play segment

Segment Synopsis: EYLEM DELİKANLI: Biraz daha başa alalım, nasıl örgütlendiniz?
NEVZAT AÇAN: A nasıl örgütlendim? Doğal olarak işte şey öğrencilik yıllarında üniversitedesiniz o süreç içerisinde zaten işte, şey yapan Türkiye’de işte üç tane o zaman hani geçmişlerden gelen, 70’lerden gelen üç tane siyasi hareket var. Öğrenci gruplarının büyük bölümü bunlardan birisine eğilim duyuyor, oraya doğru, ben de işte kendi okulumda bu gruplardan herkes var işte THKP-C kökenliler var, işte TİKKO kökenliler var, THKO’su var. Yakın çevrem, arkadaşlarım daha çok şey, Denizlerin geleneğinden gelen siyasi gruptaydı. Onlarla öyle bir örgütlenme süreci yaşadık, ondan sonraki sürecimiz de böyle devam etti.
EYLEM DELİKANLI: Kardeşiniz?
NEVZAT AÇAN: Kardeşim, o benden daha yoğundu. O da Beşiktaş’taki bir okuldaydı. Beşiktaş mimarlıktan. O da okulun aktif siyasi kadrolarından birisiydi. Hatta şeyi söyleyebilirim benim küçüğümdür ama o benden o dönem daha politik. Daha aktif birisiydi. Biraz da zaten ondan dolayı, ikimiz de aynı şeydeyiz, aynı siyasi kulvarda devam ettik mücadelemize, öyle bir sürecimiz oldu.
EYLEM DELİKANLI: Peki biraz Kerim Yaman’dan sonrasını anlatalım. Ne tür bir siyasi faaliyet içerisindesiniz? Nasıl bir hedefe doğru çalışıyorsunuz?
NEVZAT AÇAN: İşte okuldaki örgütlenmeler, onun dışında işte İstanbul’daki farklı kesimlerde ama ilk yıllardaki yani gazete dönemime kadar benim daha çok ağırlıklı şeyim, sürecim öğrenci hareketi içerisinde geçti. İşte mesela o süreçte bir dönem başlangıçta bütün herkesin içinde olduğu bir geniş bir gençlik örgütlenmesi ve çalışması başladı. Çok demokratik bir örgütlenme çalışmasıydı. Bütün okullarda sandıklar kuruldu, şeyi ayırt etmeden, yani politik olarak aktif olup olmadığına bakmadan okullardaki antifaşist mücadeleye eğilim gösteren bütün öğrencilerin de katılabildiği bir şey seçim yapıldı ve şey bir öğrenci derneği kurulacak bütün herkesin içinde ortak olduğu. Fakat süreç öyle düşündüğümüz gibi devam etmedi. Sürecin bir aşamasından sonra çizgi olarak şunlar, işte o dönemde artık sosyal emperyalizm meselesi gündeme gelmişti. Sosyal emperyalizmi savunan siyasi gruplarla bunu reddeden grupların bir ayrışması oldu.

00:16:44 - Siyasi gruplar içinde ayrışma, gazetecilik dönemi, kaçaklık yılları

Play segment

Segment Synopsis: EYLEM DELİKANLI: Kimlerdi bunlar?
NEVZAT AÇAN: İşte Halkın Yolu, Halkın Birliği, Halkın Kurtuluşu ve benzeri falan grupları içine aldığı bir grup, ki bu sonra Yurtsever Devrimci Gençlik Derneği’nin sürecine doğru yöneldi. Diğerleri de DEV-GENÇ çatısı altında, onlar da daha çok THKP-C kökenliler ve diğerleri de farklı bir sürece devam etti. Sonuçta işte o dönemden sonra şeye damga vuran, gençlik hareketine damga vuran iki büyük federasyon o süreçte ortaya çıktı. Benimki de dediğim gibi daha çok YDGD içerisinde devam etti. Sonra zaten, gazeteden sonra da yaşam çok farklı boyuta geçti. Gençlik şeyi içerisinden çıktık. Bir yıl gazetede işte çok yoğun çalıştık. Gazete bir yığın baskı altında, işte bastıracak matbaaydı ve benzeri falan şeylerde sıkıntı yaşıyorsunuz. En son mesela benim işte belli sayılarımı İstanbul’da hiçbir yerde bastıramıyorduk. Ankara’ya gittik, Ankara’da bastırmaya başladık. Sonrasında da bu sürecin bir aşamasında da işte ilginç bir şeydir tesadüfen ben gazetenin sahibi olduğumda, işte benim ismim Nevzat Açan ama gazetenin yazı işleri müdürü de soyadı benle aynı olan ama hiçbir akrabalığımız olmayan Selim Açan, böyle bir tesadüf oldu gazete sürecimizde. Selimlerle daha sonraki işte bir yıl sonra bir 77’nin başlarında bir politik bir ayrılık yaşadık. Onlarla bir sürecimiz farklılaştı. Ben o süreçte gazetenin sahipliğinin dışında aynı zamanda da belli bir süre şeyi de üstlendim, yazı işleri müdürlüğünü de üstlendim. İşte yazı işleri müdürü demek zaten hemen gazetenin her sayısında, zaten şey sanki savcılıkta şey toplatma kararları matbu, hazır bekliyor sadece pazartesi sabah imzayı atıyorlar, hemen anında toplatma kararı çıkıyor. Bütün sayılar ve bütün yazılar hakkında davalar açılıyor, bilmem ne, sonuçta şey yüzlerce yıl şeyle, davayla karşı karşıyasınız, yargılanma. Bir süre sonra da işte şey bu nedenle kaçaklık durumu başladı. Ama ilginç bir durum aslında çok da yasal yaptıkları bir şey yoktu ortada. Çünkü şey, yerim yurdum belli, adresim belli, her şeyim belli nitekim işte bu gazetedeki yazılarla ilgili soruşturma için savcılığa çağrıldım, gittik savcılığa, savcılık mahkemeye sevk etti tutuklanma talebiyle. İlk mahkeme tutuklama talebini reddetti, bir üst mahkeme reddettiler, şey pardon bir üst mahkemeye itiraz ettiler. Üst mahkemede de benim dediğim nedenlerden dolayı tutuklanmasına gerek yoktur zaten ortada bir adam diye. Bu iki karardan sonra savcı beni bırakmadı. Şeyde, Sultanahmet’teki adliyedeyiz. Dedi ki “Bu gece gözaltında kalacaksın. E? Yarın sabah şeye gideceksin.” O zaman askeri mahkemelerde biraz kenardan şeye başladılar, normalde sivil davalara bakamazlar ama bir yöntem olarak bunu gündeme getirdiler. Askeri mahkemelerde bizim davalara bakmaya başlamışlar. Dedik şey, Maslak’ta işte askeri savcılık seninle ilgili soruşturma açmış, oraya gideceksin, bu gece gözaltında kalacaksın. Avukatım şeye itiraz etti, dedi ki ya iki mahkemeden bu adamın tutuklama kararında reddi var. Sen şimdi hangi gerekçeyle sabaha kadar gözaltında tutuyorsun? Biz buraya nasıl geldiysek, ondan sonra, yarın da şeye gideriz, Askeri Savcılık’a gideriz. Bunda da savcı tabii biraz huzursuz oldu, yaptığı çünkü çok yasal bir iş değil. Tamam o zaman dedi şey, yarın sabah gidersiniz diye bıraktılar beni. Hatta şeyi de zimmetlemişlerdi yani basın masasına bakan bir polis vardı Cağaloğlu’nda bütün tebligatları falan yapar ona da zimmetlemişlerdi yarı bununla beraber gideceğiz diye. Bu pek bu işten biraz huzursuz oldu ama şey, savcı karara uymak zorunda kaldı. Ertesi gün birkaç yerle görüştükten sonra ortaya şöyle bir garip tablo çıktı. Konuştuğumuz yargı mensupları, avukatlar, içinde hakimler falan var, bunlardan emekli olanlardan bir kısmı dediler ki yani şu anda Askeri Mahkemeler ve Askeri Savcılık basın yasası ve benzeri falan bunlarla ilgili hiçbir şeyleri yok, deneyimleri yok, bunları bilmezler. Onlar şu anda şöyle bakacaklar, ha bu sivil mahkemeler bunu tutuklayamamış bunun buraya gelmesinin nedeni bizim tutuklamamızı istiyorlar, ona göre davranacaklar sen de ona göre davran ne yapacaksan diye. Bunun üzerine ben şey, o gün şeyimiz başladı ne derler, kaçaklık sürecimiz başladı. Gitmedim.
EYLEM DELİKANLI: Kaç senesi bu?
NEVZAT AÇAN: 78. Ondan sonra zaten, şey yok 78 değil 77 tabii. 77 Haziran veya Temmuz, bu arada oluyor. Ondan sonra zaten işte gazeteden ayrılma durumları falan söz konusu oldu. Sonraki süreçlerim 80’e kadar, 12 Eylül’de yakalanana kadar da zaten kaçak yaşadım.

00:21:50 - Halkın Kurtuluşu gazetesine açılan davalar, yargılama süreci

Play segment

Segment Synopsis: EYLEM DELİKANLI: Peki, Halkın Kurtuluşu kaç sayı basılıyordu bir basıldığında?
NEVZAT AÇAN: Benim ilk devraldığımda yaklaşık 20 binler falan civarındaydı. Ama 80’lerde, işte sıkıyönetim ve bu darbeye kadar yayına devam etti. Oturmuş 50 binin üzerinde bir tirajla Türkiye’deki gerçekten şey, politik hayata damga vuran yayınlardan birisi oldu.
EYLEM DELİKANLI: Bu, sonuçta legal alanda izinle çıkan bir…
NEVZAT AÇAN: Evet, yani bütün işte Valilik’e başvurmuşsunuz, gerekli bütün şeyleri yapmışsınız, bildirimleri, adresi, yeri yurdu falan her şeyi belli olan ama dediğim gibi şey işte sonuçta gazetenin her sayısından dava açıyorlar, her sayısından dava açıyorlar. Toplamda 80’de işte gazete darbeyle beraber kapatıldıktan sonra ben dahil işte, benden önceki Osman Arkış, ben iki, Mustafa Yıldırımtürk, Veli Yılmaz, Galip Demircan, Osman Taş altı tane yazı işleri müdürü bunlardan sadece Osman Arkış, ilk yazı işleri müdürü Osman Arkış’ın aldığı ceza bin bir sene. Diğerlerini söylemeyim yani. Yüzlerce yılla dava açtılar ve hemen hemen hepimiz de bunlardan şey aldık. Bu arada ben en az alanlardan birisiyim çünkü benim yazı işleri müdürlüğü sürecim biraz kısaydı, iki buçuk üç aylık falan bir süreydi ama orada sekiz on tane sayı. Bir de yargılama sürecinde bir gazetenin yayın tarihlerinde bir kayma olmuş, savcıyla duruşmada ciddi bir tartışmamız oldu, karar duruşması, savcı dedi ki şeyi yok gazetenin mevkute beyannamesi işte o valiliğe verdiğimiz izinle ilgili beyanname dosyada yok, onun getirilmesini istiyorum. Tamam dediler bir duruşma ertelediler. Sonra mevkute beyannamesi geldi. Hatırlıyorum onu, ben gazeteyi devraldığımda işte beyannameyi verdik, evraklarda eksik var diye evrakları geri geldi. Fakat o zamanki yasaya göre şeyi rahat yani biz bu evrakı vermişiz, bir ay içinde yeniden tamamlayıp gönderme hakkımız var ama biz bu bir ay içerisinde yayınlara devam edebiliriz. Ona yasal olarak bir engel yoktu. Sanırım bundan kaynaklandı. Evrakları tamamladık yeniden verdik. Mevkute beyannamesi geldiğinde işte benim gazetenin kimliğindeki sahibi ve yazı işleri müdürü diye gözüktüğüm bölümden gazetenin bir kısım sayıları tarihte kayma oluyor, bu anlattığım durum yüzünden, savcı bunları görünce dedi ki şey işte gazetenin sadece şu bir sayısından cezalandırılmasını istiyorum diğer sayılarından şey, ne o, beraatine , cezalandırmaya gerek yok çünkü bunun değil dedi. Savcıyla biraz tartıştık mahkemede. Ben diyorum ki hayır gazetenin kimliğinde benim ismim var. Yazı işleri müdürü benim, sahibi de benim. Bunlar benim. O da diyor ki; benim için esas olan mevkute beyannamesidir. Yani kavgamız şu aslında ben diyorum ki hayır bana ceza vereceksin ben ceza alsam yaklaşık yüz kırk, yüz elli sene civarında ceza alacağım, savcı da diyor ki hayır bir tek sayıdan ceza vereceğiz bu gazetelerden beraatını istiyorum. Benim kaygım tabii şey, sonuçta bu benim üzerimden düştüğünde, ben benden önceki yazı işlerine gidecek diye kaygılanıyorum yani böyle bir şeye hakkım yok. Bir de artık politik olarak da farklı kulvarlardayız, yani benden düştüğünde orada tabii atladığımız, kaçırdığımız başka bir şey oldu. Basın davalarında dava açma süresi altı ay, ya diyelim siz bir yayın, kitap yayınladınız veya gazeteler yayınladınız altı ay içerisinde dava açabilirse, açılırsa o dava sürüyor ama altı ay içerisinde açmamışsanız zaman aşımından bir daha gazetenin o sayısına dava açma hakkı yok. Çok bildiğim bir konu değildi, sanıyorum avukatlar da o zaman bunu çok fazla şey yapmıyorlardı. Ben bu kaygıyla, benden başkasına ceza gidecek kaygısıyla savcıyla baya birbirimize girdik şeyde. Sonuçta şey, mahkeme beni dinlemedi. Savcının talebine uydu. Oradan 7 sene ceza aldım. Ama gazetenin başka sayısından da daha önce zaten 14 sene ceza almıştım. Sonuçta toplam 22 yıl civarında bir cezayla 9 yıl kadar gazeteden, gazetedeki yazılardan dolayı cezaevinde kaldım 12 Eylül’de.

00:25:59 - 12 Mart’ta sonra yükselen toplumsal muhalefette öğrencilerin rolü

Play segment

Segment Synopsis: EYLEM DELİKANLI: 12 Eylül kısmına geleceğiz birazdan ama birkaç şey sorayım şimdi. 12 Mart’tan çıkışta aslında büyük bir hızla tekrardan örgütleniyor biraz önce saydığınız o üç ana…
NEVZAT AÇAN: Aslında 74 affı sonrası, en az hızlanma orada. Bir de genel ülkede şey de var, yani kitlesel muhalefet oldukça yoğun. Şeyden çıkmasından, 12 Mart’tan çıkmasından sonra bir ciddi yoğun bir kitlesel hareketlilik var. Bu nedenle de şey, örgütlenmelerin de hemen hemen hızlanması ve çeperlerin büyümesi genellikle o döneme denk geliyor.
EYLEM DELİKANLI: Bunun önemli bir ayağını da öğrenciler oluşturuyor.
NEVZAT AÇAN: Kesinlikle. Başlangıçtaki dönem, yani öğrencilerin şöyle bir şeyi var, öğrenciler hem bulundukları illerde örgütleniyor, çok önemliler fakat yetmiyor işte ara tatiller, sömestr tatili sonrasında işte gittiği memleketinde, gittiği yerlerde buradan giden öğrenciler politik olarak daha şey, hem düzeyleri daha yukarıda hem daha bilinçliler, o yüzden gittiği yerlerde de şey, örgütlenme konusunda ve belli bir çeper, çevre yapma konusunda çok şeyler ve evet haklısın o konuda öğrenciler o dönemdeki örgütlenmedeki kilit şeylerden bir tanesi.

00:27:24 - Sosyal emperyalizm tartışmaları

Play segment

Segment Synopsis: EYLEM DELİKANLI: Bu esnada bir de son derece yoğun teorik tartışmalar sürüyor değil mi biraz önce bahsettiğiniz konu başlıklarında? Sosyal emperyalizm gibi.
NEVZAT AÇAN: O inanılmaz ya, ben mesela o dönemdeki o politik tartışmaların hiç yani başka bir dönemde bu kadar yoğun olduğunu hatırlamıyorum, yani işte 9 yıl cezaevinde yaşadığımda bile bu kadar yoğun bir şey yaşamadım. Mesela şeyi hatırlıyorum o öğrencilik yıllarımda Beşiktaş’ta, Serencebey’de Yıldız Akademi’nin bir derneği vardı, DEMAK diye kısaltılmış. Bir henüz bitmemiş bir inşaatın bodrum katında ama işte aşağı doğru üç dört katlı, zemin katlı falan bir yer. Orada genellikle hafta sonları ama hemen hemen haftanın en az üç dört günü bütün siyasi grupların, yani zaman zaman ciddi önderlerinin geldiği çok ciddi politik tartışmalar, işte faşizm meselesinden, sosyal emperyalizm meselesinden o anlamda şey o yıllar oldukça şey geçti, politik tartışmaların çok yoğun olduğu yıllar olarak geçti. Mesela onu hangi eylemde yapmıştık hatırlamıyorum bir de Maçka Maden Fakültesi’nin bir işgali var. Mesela onda sabaha kadar koca amfi dolu içerisinde, işte mesela Bülent Uluer’in o şeyleri çıkmadı aklımdan, Bülent çok severdi onu konuşurken zaten ajitasyon yanı çok güçlü işte bildiğimiz Sol Yayınları’nın bütün kitaplarından sayfasının arasında vererek işte Lenin’den, Stalin’den alıntılarla, yani bu tartışmalar sabaha kadar sürerdi. O anlamda çok yoğun geçti. Tabii doğal olarak bu anlamda İstanbul’daki öğrencilerin de politikleşme şeyi diğer yerlere göre çok daha yoğun. O anlamda mesela diyelim örneğin buradaki, bir okuldaki herhangi bir siyasi harekete sempati duyan birisi diye bildiğin birisi kendi bölgesine gittiğinde bir bakıyorsun orada çok farklı bir şekilde karşına çıkıyor. Böyle çok yoğun bir süreç yaşadık evet.
EYLEM DELİKANLI: Bülent Uluer’in 8 saat durmadan konuştuğu söylenir doğru mu?
NEVZAT AÇAN: İşte bu forumdaki, Maçka’daki forum bunun örneklerinden bir tanesidir. Şey yani evet, o anlamda çok özel birisiydi yani.

00:29:43 - 1 Mayıs 1977’ye doğru siyasi gruplar arasında tırmanan gerginlik

Play segment

Segment Synopsis: EYLEM DELİKANLI: Peki biraz şeyi sorayım, 77 1 Mayıs’ı, mesela ona katıldınız mı? O günü hatırlıyor musunuz?

NEVZAT AÇAN: Şöyle söyleyeyim, 77 1 Mayıs’la ilgili bütün süreci biliyorum, her şeyiyle. Ama İstanbul’da değildim 77 1 Mayıs’ında. Kulağımda ciddi bir rahatsızlık oluştu. Orta kulak iltihabı. Kulak zarının yırtılmasından kaynaklıymış. Dokuz Eylül Tıp Fakültesi’ne gittim orada. Biraz da o da şeye denk geliyor zaten gazete yüzünde falan biraz arandığım dönemlere denk geliyor. Tedavisine oraya gittim. Ameliyat olacağım vesaire. Ve tam bu arada, 77 1 Mayıs’ı olduğunda ben şeydeyim, radyodan haberleri dinliyoruz. Tabii ben İzmir’de bunu duyduğumuzda işte 1 Mayıs 77’de olaylar çıktı işte çok sayıda ölü var falan dediğinde, tabii 1 Mayıs 77’ye kadar gelen gidişteki ortamı ve politik ortamı ve siyasi süreci biliyorum. Yani onun değerlendirilmesi ayrı bir konu ama gerçekten çok şey, gergin bir ortamda gidildi.

EYLEM DELİKANLI: Biraz anlatır mısınız?

NEVZAT AÇAN: Ya, işte odak noktası sosyal emperyalizm tartışmaları. Bundan kaynaklı işte ciddi bir şey var, yani o eski Kerim Yaman’ın cenazesinde falan anlattığımız süreçten farklı bir bloklaşma başladı. İşte biz kendi açımızdan bir kısım siyasi gruplar için işte revizyonist, sosyal faşist ve benzeri falan kavramları kullanıyoruz. Diğer taraf bizim için işte goşistler ve benzeri falan kavramları kullanıyor. Tam bir ciddi bir politik bölünme. İşte TKP, İGD ve benzeri işte bunun dışında doğal olarak şeyde iki tarafa da çok yakın durmayan siyasi gruplar, işte o günkü dönemde DEV-GENÇ benzeri… ama sonuçta şey, 1 Mayıs’a giderken şöyle bir durum var, bizim taraf diyor ki; biz her koşulda şeye katılacağız, 1 Mayıs’a katılacağız. 1 Mayıs kutlamalarına katılmak bizim de hakkımız, oraya gideceğiz. Öbür taraf diyor ki; biz kesinlikle işte goşistleri, anarşistleri onları bunları şeye almayacağız, alana almayacağız. Ve bu iki tarafın da yayınlarında aylarca sürdü. Ve bu müthiş bir şey yarattı, yani gergin bir potansiyel yarattı. Yani sonuçta şunu söylemek lazım aslında provokasyona açık bir ortam oluştu, aslında. Ya şimdi bunu bulunduğum yerden çok farklı değerlendiriyorum. Buradan kastettiğim işte şey, yani herkesin kendi payını ders çıkartması gereken bölümler var ama sonuçta bu gerginlik herhangi bir provokasyon yaratmak isteyenler için son derece şey, elverişli bir ortam yarattı. Bunun hiç şey yapacak bir tarafı yok, tartışılacak bir tarafı yok. Ben İzmir’de haberi ilk aldığımda benim doğal olarak ilk tepkim şu oldu, eyvah dedim arkadaşlarımın çok büyük bölümü öldürüldü. Çünkü kafamdaki çizdiğim senaryo şu, bizimkiler alana girmek için girdiler, karşı taraf da sokmadı, silahlar konuştuğuna göre demek ki üstümüze ateş açtılar, üstelik de en önde kimler varsa arkadaşlarımdan işte kendi kardeşim dahil dedim onlarcası şey… İşte gecenin o saatinde İzmir’den işte o zaman cep telefonu falan hiçbir şey yok o yıllarda. İşte telefonla işte ulaşabildiğimiz birtakım yerlerden haber almaya çalıştık. Bir taraftan doğal olarak işte yani kendi çevren yüzünden bir rahatlama yaşıyorsun bir taraftan da ama yani müthiş bir şey, yani üzüntü içerisindesin. Aldığımız haberler biz zaten alana giremedik dediler. Konuştuğum arkadaşlar biz alana şey tarafından geldik, Saraçhane tarafından geldik, Şişhane tarafından, biz alana bile girmedik, biz alana girmeden orada kıyamet koptu. O yüzden biz de tam ve gecenin daha o saatinde tam belli olmamış, ne olduğunu bilmiyoruz diye öyle bir bilgi aldık. İşte ertesi gün falan birileriyle daha da şey yapmaya başladı. Sonraki yıllarda kendi arkadaşlarımdan konuştuğum bu konuda çeşitli farklı panellere ve benzeri falan bir sürü yere katıldım ama ortaya çıkan tablo şu ki; bizim karşılıklı yarattığımız o gergin ortam birileri için şeye dönüşmüş, fırsata dönüşmüş. O provokasyon ortamını hazırlamışlar. İşte zaten hemen hemen herkes bugüne kadar konuştuğun herkes de anlatmıştır, Sular İdaresi’nin üzerinden, Intercontinental’in oradan, yani meydanın dört tarafından, anladığım kadarıyla meydanın dört tarafından açılan ateşler şeye yönelik değil, yani kitleyi doğrudan taramaya yönelik şeyler değil, çünkü ölen arkadaşlarımızın büyük bölümü ezilmeyle, panik sırasında. Fakat tabii bu türden bir ortamda bir iki mermi sıkıldığında, bir iki silah patladığında ne olacağı belli değil çünkü alana gelirken de hemen hemen bütün siyasi grupların üzerinde şey var, kimse oraya şey gelmemiştir, yani ne olur ne olmaz. Çünkü zaten gergin bir ortam var. Daha önceki katıldığım birtakım mitinglerde şey aklıma geliyor ya böyle durumlarda yani son derece de yanlış bir iş, birden işte birleri çıkartır şeye başlar, yani havaya silah sıkmaya başlar. Daha sonraki konuşmalardan öğrendim zaten Taksim Meydanı’nda benzer bir durum olmuş. Kimse çünkü nereden ne geldiğini görmüyor, işte bir kısım şeyi fark ediyor, Intercontinental, fark ediyor sonra alanda kimde ne varsa onlar da otele doğru başlıyor. Ama bu tabii alandaki çok ciddi bir kalabalık var, çok ciddi bir kitle var. Müthiş panik. Panik sonrasında işte Kazancı Yokuşu’nun başında, ki orayı da kapatmışlar zaten, bunlar tabii dediğim gibi doğrudan birebir yaşamadım ama sonrasındaki süreçte çok şey oldu. Yani katılanlardan, farklı kesimlerden çok insanla bir arada bulunduk işte hatta şeyi unuttum, Bülent’in de katıldığı panelde de biliyorum işte yani bizim taraftan işte Bülent de o alanda o günde Uluer, işte DİSK ekibinden avukatın da falan katıldığı, orada çok ayrıntı falan bunlar konuşuldu. Ama tabii işin şöyle bir yanı da oldu, sosyal emperyalizmi savunan işte Halkın Yolu, Halkın Kurtuluşu ve Halkın Birliği ve benzeri guruplar uzun yıllar sanki 1 Mayıs’taki bu olayın sorumlusu diye gösterildi. Yani kesinlikle bu doğru bir şey değil zaten böyle yapılmak isteniyordu. Ben o süreçte şunları biliyorum, çok sayıda belge topladık. O zaman soruşturmayı sürdüren savcılardan bir tanesi Muhittin Cenk’ti adı, İstanbul Cumhuriyet Savcılarından bir tanesi. Yani hatırlıyorum çok şey bir savcıydı, bu konuda titiz bir savcıydı. Biz de elimizde bulabildiğimiz ne kadar belge var işte film ve benzeri çekilmiş ne varsa bunları falan verdik. Yanlış hatırlamıyorsam iddianamede de şeyi söyler, yani işte bu karanlık güçlerin yarattığı bir provokasyon diye, bunu söyler. Ama sonuçta o provokasyonun oluşmasına sebep olan ortamı e biz hep beraber şey yaptık, ne diyeyim biraz şeyimiz oldu. Ben mesela yıllar sonra şeyi çok düşündüm ya bırak biz şeye gitmeseydik ya da benim arkadaşlarım 1 Mayıs meydanına gitmeseydi. Zaten Saraçhane’de toplanmışsınız, müthiş bir kitle var, tamam bir 1 Mayıs’ı da siz de orada kutlayın 1 Mayıs’ı. Bu şeyi değiştirir miydi, yani artık o ana kadar ortam öyle hale gelmiş ki, şey kaçınılmaz, o provokasyon yine olurdu. Ama ne bileyim mesela işte ben mesela kendimi şöyle hissederdim, hiç olmazsa benim arkadaşlarım bu tartışmanın şeyinde olurdu, bu şeyi değiştirir mi? Yaşananları değiştirir mi? Kesinlikle değiştirmez. Yani gerçekten, katliam sonuçta, yani o kadar insanın ölümü. Hem de ezilerek ölümü. Bilmiyorum ya çok, o dönemdeki benim açımdan en hala üzüntü ve dehşet verici olaylardan bir tanesidir.

00:38:17 - Kaçaklık döneminin zorluğu

Play segment

Segment Synopsis: EYLEM DELİKANLI: Sonraki dönemde kaçak yaşadım dediniz 80’e doğru olan yıllarda. Kaçak yaşamak nasıl bir şey bunu anlatır mısınız?

NEVZAT AÇAN: Nasıl bir şey? Valla aslında ben de şimdi geriye dönüp bakınca, evet yani, ama tek başına bu çok zor bir iş. Yani sonuçta şey, yani örgütlü bir yaşamın içindeysen bunu sürdürebilirsin. Öbür türlüsü çok öyle mümkün değil. Kaçak yaşadım derken ben yine şeydeydim yani işte bir sahadaydım, alandaydım. İşte gazeteden sonra gittim daha çok işte işçi sınıfının yoğun olduğu işte Kağıthane, Alibeyköy ve çevresi, oralarda işte bir dönem oradaki gecekondu mücadelesinin içerisinde orada aktif olarak hep alandaydım. Meydandaydım yani. Ama işte Nevzat Açan değil de başka birisiydim. O anlamada orada bir işte iki buçuk üç yıla yakın bir süre böyle bir kaçak yaşamım oldu.

EYLEM DELİKANLI: Sık sık yer değiştirmek zorunda kaldınız mı?

NEVZAT AÇAN: Yok, o türden çok şeyim olmadı. Bulunduğum işte bölgede sadece kısa bir süre İstanbul dışında başka bir şeyde, ilde çalıştım. Orası benim durumum yüzünden biraz daha sıkıntılı olduğu için tekrar İstanbul’da geriye döndüm ama yani yakalanana kadar bu bahsettiğim alanda politik faaliyetimi sürdürdüm.

00:39:43 - İşçi mahallelerinde gecekondu çalışmaları

Play segment

Segment Synopsis: EYLEM DELİKANLI: Peki o gecekondu çalışmasını biraz anlatmak ister misiniz? Neler yapıyordunuz?

NEVZAT AÇAN: Gecekondu işte Nurtepe’deki, Alibeyköy’deki, Kağıthane Nurtepe’deki gecekondular, ilk oradaki yapılan gecekondu mahallesi.

EYLEM DELİKANLI: Ne zaman yapılmış bu gecekondular?

NEVZAT AÇAN: 78 olması lazım. 78 yılında yanlış hatırlamıyorsam tarihi. Benim gittiğim tarihlerde zaten şey, bayağı bir yoğun şey yapılmıştı, bir bölge, alan işgal edilmiş, orada sadece dediğim gibi bu Halkın Kurtuluşu, Halkın Yolu ve Partizan ve benzeri grupların olduğu bir ilk gecekondu bölgesi. Bunlardan belli bir komite oluşturulmuş, alanlar işte parsellenmiş, gecekondu yerleri işaretlenmiş hepsi, işte öğrenciler dışarıdan geliyor çok yoğun, aktif katılım var işte sonuçta tek katlı briket, tek odalı, kafanı sokacak barınacak bir yer yapıyorsun, ilk mantık böyle. Böyle olduğu için de herkes elinden geleni, kum taşıyan, çimento taşıyan, briket taşıyan öğrenciler var, müthiş hareketli falan bir ortam. Benim bölgeye gelişim işte bu hareketli ortamın biraz sakinleştiği, çünkü çok da yoğun saldırı var. Jandarma hemen hemen her gün gelip şey yapıyor işte birilerini alıyor, engellemeye çalışıyor. Fakat şey bu süreç devam ediyor yani bir gerileme yok, geri basma yok herkes oradaki şeyine sahip çıkıyor. Bir süre sonra bir şey söylentisi çıktı. Ne o, artık bu iş kabullenilecek, gecekondulara, bu arada gecekondular tek katlı tek gözlü falan bunlar yapılmış vaziyette, bitmiş vaziyette. Tapu tahsis belgesi verilecek türünden bir söylenti çıktı. Yani bu artık meşrulaşacak bu hikâye diye. Tabii ben bu söylentinin çıkmasından sonraki yaşadıklarım benim için gecekondu sürecinden çok daha şey, çarpıcı ve ilginç. Ben sonuçta kendi payıma, sadece ben değil, benim oradaki, bölgedeki bütün arkadaşlarım bizim oraya gittiğimizde gerçekten barınma ihtiyacı olan, yoksul insanların barınma sorununa çözüm üretmek için orada destek olmak için gittik. Fakat bu daha söylenti çıkar çıkmaz bizim yaptığımız tek katlı gecekonduların yanında işte altında dükkânı olan, iki katlı bilmem ne vesaire falan şeyler çıkmaya başladı, evler çıkmaya başladı. Ne oluyor? Ya en azından kendi payıma şunu, ben dedim ki ben insanları mülk sahibi yapmak için böyle bir şeyin içerisine falan girmedim. Benim derdim orada başka. Ben hem buradaki antifaşist mücadeleye katılıyorum hem bölgedeki sınıf mücadelesinin içinde yer almaya çalışıyorum, fabrikalarda örgütlenmeye çalışıyorum bu da bunun bir parçası ama burada başka bir tablo ortaya çıktı. Bu iş gecekondu işinden çıktı. Nitekim sonraki yıllarda işte en az üç dört yerde gecekondu arazisi sahibi olanlar, bunun spekülatörleri vesaire falan çok böyle karmaşık bir ortamın içinde olduğumuzu fark ettiğim anda ben dedim ki şey gecekondu işi, en azından benim açımdan, kendi açıma bitmişti. Mesela ben bir daha bölgede gecekonduyla ilgili herhangi hiçbir şeye şeyde bulunmadım, dahil olmadım. Çok şey geldi yani işte bir bakıyorsunuz yine bölgedeki herhangi bir alandan ya diyor ki böyle bir yer işte bize destek olun, dedim ki biz bütün gücümüzü şeye yoğunlaştıracağız bölgedeki antifaşist mücadeleye ve fabrikalarda örgütlenmeye yoğunlaşacağız. Bizim için artık şey bitmiştir, gecekondu meselesi bitmiştir diye. Ama bu süreçte böyle devam ederken hemen bizim bu yaptığımız gecekonduların yan tarafında şimdi galiba adı Çayan Mahallesi diye geçiyor yanlış bilmiyorsam o hala duruyor bölgenin bir bölümü, orada gecekondu faaliyeti başladı. İstanbul’un dört tarafında bunlar oldu. İşte şeyde, Anadolu yakasında, ki biliyorum 1 Mayıs Mahallesi eski adıyla, şimdi Mustafa Kemal Mahallesi diye geçiyor, orada bir şeyler oldu. 1 Mayıs Mahallesi mesela, cezaevinden çıktıktan sonra gittim oraları gezdim gördüm biliyorum. Oralarda, yani gecekondu falan değil aslında, biz bir anlamda alet olmuş kavramını çok kullanmak istemiyorum o zaman çünkü bizim niyetimiz, biz iyi niyetlerde gittik o şeyin içerisine dahil olduk ama sonrasında oralar şey, bir rant alanına dönüştü. Hiçbirisi gecekondu değil. İşte gecekondu faaliyeti içerisine katılanların da bir kısmının da orada işte farklı boyutlarda yani barınmanın da ötesinde farklı boyutlar, mülklerinin olduğunu biliyorum. O yüzden benim için o süreç biraz şey, çok yani olumlu olarak andığım süreçlerden bir tanesi değildir.

00:44:26 - Antifaşist mücadelede ortak bir cephe oluşturamamanın sonuçları

Play segment

Segment Synopsis: EYLEM DELİKANLI: Biraz antifaşist mücadeleyi ve ona karşı direnişleri konuşalım. Özellikle mahalleler bazında. Daha önce anlattığınız bu bloklaşmaların bir şekli de aslında bu direniş, mücadele içerisinde oldu değil mi? Yani 80 öncesinde bütün bu büyük grupları bir türlü bu cephe içerisinde örgütlenememesi, bir araya gelememesi neye yol açtı? Nasıl bir süreçti o?

NEVZAT AÇAN: O süreç neye yol açtı? Yani aslında herkes kendi bölgesine, bir bölgeye çekildi, bir alana çekildi. Antifaşist mücadelede bile ortak davranmak sadece büyük işte özel günlerde falan bir araya belki gelinebildiğinde oldu. Onun dışında işte bir siyasi grup bir bölgede neredeyse, yani burası benden sorulur benzeri bir şey yaptı. Kendisi dışında başkalarının orada politik faaliyet sürdürmesine bile izin vermedi. Tamam, buradaki antifaşist mücadeleyi sürdürüyorsun ama onun ötesine gidince iş başka boyutlara gidiyor. Bundan kimse şey değildi, yani o, herkes yer istiyor bu anlamda şey değil, yani kimse bundan muaf değil. Herkes benzer şeyler diyordu. Ben mesela şeyi hatırlıyorum işte biz Nurtepe’de, o bölgede oldukça şey durumdaydık yani güçlü durumdaydık semtte, iyi örgütlü durumdaydık. Bir gün mesela hatırlıyorum bir sabah semtten dediler ki şey, bizden ayrılan gruplardan bir tanesi sonra TİKB [Türkiye İhtilalci Komünistler Birliği] adını almıştı, Selim Açan’ların grubu. TİKB afişleme yapmış. Şimdi diyoruz; “Vay nasıl bunlar dışarıdan gelmişler burada, burada hiçbir çalışmaları yok, burada faaliyetleri yok, dışarıdan gelmişler burada işte taşıma bir grupla burada, afişleme yapmışlar, burada böyle bir şey yapamazlar”, afişlerini söküyorsun. Niye? Ne hakkın var böyle bir şeye yani? Nereden gelirse gelsin sana ne? Ya herkesin bulunduğu, her yerde kendi propagandasını yapma hakkı var. Kendi çalışmasını yapma hakkı var. Hiçbir yer hiç kimsenin değil. Sen kendi alanında örgütlen, onlar da kendi alanında örgütlensin. Ya bu konuda şeyler yaptık. Ama dediğim gibi bu konuda kimse muaf değil hepimiz bu konuda şeyiz, ne o, günahlarımız var. E bunlar tabii gittikçe şeyi daha çok körükledi, antifaşist mücadelede beraber davranabilme şeyini iyice ortadan kaldırdı. Herhalde bu artık şeye kadar devam etti, cezaevi sürecinde mecburen dört duvarın arasında orada birlikte yeniden davranma şeyini kazandık, alışkanlığını yeniden kazandık. Ama işte sürecin işte diyelim Kerim Yaman’ın cenazesini örnek vermiştim, oradan bir süreç sonra yeniden böyle bir süreçler yaşadık.

EYLEM DELİKANLI: Ama 80’e yaklaşırken aslında büyük gruplar bunun bir girişimini yapıyor değil mi? Tekrar bir araya gelmenin yollarını.

NEVZAT AÇAN: O hep var, o hep var ama sonuçta alanda ve sahada hayata geçip geçmemesi önemli. O maalesef. Yoksa o girişimler her zaman belli düzeylerde mutlaka oluyor ama iş hayata geçirme anına geldiğinde maalesef onu başardığımızı söyleyemem.

00:47:41 - Gözaltı süreci

Play segment

Segment Synopsis: EYLEM DELİKANLI: Nerede gözaltına alındınız?

NEVZAT AÇAN: Benimki biraz ilginç bir gözaltı oldu. Dediğim gibi bu faaliyet alanı, anlattığım bölge. Bir gece önce 2, ayın 2’sinde 2 Eylül’dü galiba 2 Eylül’de Kadıköy yakasındayım. Bir akrabamızdan bir çocuğun sünnet düğünü vardı, ona gittim. Ertesi gün sabahleyin de kendi bölgemde bir randevum var sabah saat 11 civarında galiba ona gidiyorum. Şişhane’den o zaman Alibeyköy’e ve şeye Sütlüce’ye işte o bölgeye minibüsler kalkıyordu. Onlardan birisine bindim. Bir yere kadar geldim sonra otobüse aktarma yaptım. Şeye gideceğim, yani Alibeyköy’e gideceğim. Kendi çalıştığım bölgeye. Haberimiz yok bilmiyoruz şeyde, Sütlüce’de bir kahve taraması ve benzeri galiba bir olay olmuş, tam ne olduğunu bilmiyorum onu sonradan da öğrenemedim. Orada eski şu andaki Sütlüce Kongre Merkezi’nin olduğu yer. Orası eskiden şeydi, mezbahaydı benim anlattığım tarihlerde. Ve orada bir şey noktası oluşturulmuş, polis kontrol noktası oluşturulmuş. Gelen geçen bütün vasıtalara giriyorlar, bakıyorlar bilmem ne yapıyorlar. Genellikle işte kaçaklık yüzünden sürekli şeysin, dikkat ediyorsun. Ben çok dikkat ederdim o konuda işte, giydiğim ayakkabıma, giydiğim pantolona işte elimdeki gazeteye falan çok dikkat ederim. O gün de sabah herhalde bir ne haberi vardı, neye bakacaktım bilmiyorum, pek yapmam, elimde genellikle Günaydın Gazetesi olur. Zaten kaçağız ya dikkat çekmemek için. O gün Cumhuriyet Gazetesi’ni almışım, her şey ters gidecek ya, ondan sonra akşamdan zaten işte biraz düğünden falan geldim biraz uykusuzluk yorgunluk falan var. Orada, otobüse binmişler kontrol için tepeme kadar gelmişler ve farkında değilim, gazete okuyorum. Böyle şüphe üzerine beni şeye aldılar, aşağıya arabaya aldılar. Şey sırasında, arama kontrol sırasında üzerimde bir şüphelenecekleri bir not yakaladılar. Bir mektuptu. Ondan sonra, ama alanlar şey İkinci Şube ekipleri. Ben 3 Eylül’de sonuçta gözaltına alındım Sütlüce’de. Oradan işte önce İkinci Şube’ye götürdüler, sonra hemen fark ettiler ki başka bir şey var, siyasi bir yan var bu işte, politik bir yan var diye beni hemen oradan şeye gönderdiler, Birinci Şube’ye gönderdiler. Sonuç olarak ben 12 Eylül geldiğinde 9 gündür şeydeydim, Şube’deydim.

EYLEM DELİKANLI: Mektupta ne yazıyordu?

NEVZAT AÇAN: Bir şeyin, arkadaşımızın yaşadığı bir olaydan dolayı şikayetini anlatan bir mektuptu. Şeye gitmesi gerekiyordu, ilgili yerlere gitmesi gerekiyordu. Ben, ilk muhatap bendim yani, şeyin o mektubun muhatabı bendim. Ben değerlendirdikten sonra da gereğinin yapılması için işte başka arkadaşlara gönderecektik. O daha ulaştıramadan üzerimde işte bunun üzerine… Fakat ben şey, şöyle bir salaklık yapmışlar tam ne olduğunu bilmiyorum, üzerimden çıkanlarla ilgili tutanak tutmamışlar şeyde İkinci Şube’de. Ben zaten Birinci Şube’ye gittiğimden itibaren şey, üzerimden çıkan her şeyi reddettim dedim benimle alakası yok. O arada gözaltında, şey karakol kurmuşsunuz benimle birlikte üç beş kişi daha gözaltına alındı. Muhtemelen bunlardan birisinin üzerinden çıkmıştır, bunlar benim değil diye başından sonuna kadar o notları ve her şeyi üzerimden çıkanı, onun ötesinde her şeyi reddettiğim için bundan dolayı çok bir sorun yaşamadım. Ama…

00:51:17 - İşkenceli sorgu süreci

Play segment

Segment Synopsis: EYLEM DELİKANLI: Peki, İkinci Şube’de ne oldu, sizi oraya aldılar?

NEVZAT AÇAN: İkinci Şube’de beni fazla tutmadılar. İşte üç beş saat sonra dediler ki bu tamam, bu şey, bu mektup falan bakınca bu dediler şeyin işi, Birinci Şube’nin işi. Beni hemen şeye götürdüler, Gayrettepe’ye götürdüler. Gayrettepe’de işte hemen otomatik zaten yukarda işkenceye aldılar. Ben işte, tabii sahte kimlikleyim üzerimde başka bir kimlik var. İsim aynı ama soyadım değişik. Başka bir kimlik var üzerimde. Kimliğim baştan çıkana kadar biraz şöyle bir şey izledim, yol izledim. Ben işte o bölgeyi biliyorum zaten. Sütlüce’de ben bir de bir yıl kadar, bu çalışma sırasında benim, bizim bölgemizde şeye de dikkat ediyorduk yani biz bütün kadroların yönetim içerisinde bulunması gibi bir politikamız vardı. Ben de mesela bir döküm atölyesinde bir yıl falan çalıştım şeyde, bu süreç zarfında. Biliyorum orayı. İşte eski çalıştığım dökümhane de kapanmıştı, onun da biliyorum her şeyini. Orada işte memleketi Erzurum’dan gelmiş, Sütlüce’deyim zaten orada yakalanmışım. Eski iş yerime gideceğim, orada yeniden iş başı yapacağım, bunun için geldim, beni gözaltına aldılar ben başka bir şey bilmiyorum. Yani böyle işte bir gariban bir işçi şeyindeydim, bunu sürdürdüm. İşte 12 Eylül geldiğinde herhalde ya bir gün önce veya bir gün sonra falan, ama şeyim açığa çıkmıştı, kimliğim açığa çıkmıştı. Ama başlangıçtaki süreçte bütün bunları reddettim. Şeyin sonuna kadar zaten, işte o benim üzerimden çıkan not yüzünden, işte birkaç kişiyi daha gözaltına almışlar, onlar gelmiş. Zaten tanımıyorum hiçbirisini. Onlar da beni tanımıyorlar. Oradan böyle çok sorun yaşamadık. Ama 12 Eylül’ü önce inanmadım. Beni yukarı sorguya çıkarttılar yine dediler ki şey, darbe oldu, onların şeyiyle, yine psikolojik şeyiyle Türkeş iktidara geldi, Taksim’e darağaçlarını kurduk, yüzer yüzer sallandırıyoruz diye. Böyle bir şey beni yukarı çıkarttılar, hiç umursamadım, dinliyorum sadece. Dediler ki bu inanmıyor ondan sonra, ben yine cevap vermedim. Gözümü açtılar bir cama götürdüler beni. Şeyin, sorgu odasının olduğu yerdeyim, camı da açtılar, şeyin Gayrettepe’nin şubenin arka tarafındaki sokaklar. Dediler ki bak sokakta in cin top oynuyor hiç kimse yok sokakta. Hafiften de bir yağmur yağıyor, dedim ki zaten Gayrettepe’nin arka sokakları, yağmur da yağıyor, bu kim olacak ki burada? Ben yine. O gün bir şey yapmadılar. Dediler ki bu deli inanmıyor beni tekrar aşağıya attılar, hücreye attılar. Fakat o gün gece veyahut da sabah benim üç kişi kaldığım hücre oldu on iki kişi. Gelenlerden tanıdıklar falan da vardı içlerinde, onlar dediler ki şey evet, bir darbe oldu. Ondan sonraki süreçte böyle başka boyutta devam etti.

EYLEM DELİKANLI: Darbe gelmeden önceki o kısa sürede işkence gördüm dediniz. Ne tür işkenceler gördünüz?

NEVZAT AÇAN: Hemen hemen herkesin başına gelen klasik, elektrik yani yoğun bir şekilde. Gece alıyor bir yerde hortum, artık tepeden tırnağa sen titreyene kadar şey yapıyor suyla ondan sonra hemen arkasından alıp yeniden şey, elektrik vücudunun her tarafından. Kaba dayak, falaka çok yoğundu. Ben mesela cezaevine gittikten sonra oradaki yediğim falakalar yüzünden iki buçuk ay falan şey, havalandırmada falan yürüyemedim. Ayaklarımın bütün altı patlamıştı. En yoğunlar, ama daha sonra ben mesela askıyı falan daha sonraki süreçten biliyorum, ben askı falan yaşamadım, onu görmedim ama dediğim gibi en çok kaba dayak, falaka ve şey yoğun elektrik. Şubeden alındığımızda savcılığa gönderilirken şeyi falan biliyorum mesela göğsüme falan vurmaya gerek yoktu, parmağınla dokunduğun anda yani herhâlde beynim yerinden çıkacak gibi bir acı hissediyordum. Vücudumun her tarafı şey, hurdahaş olmuştu yani o vaziyetteydik ama bendeki ana kalemler falaka, kaba dayak ve elektrik. Şöyle bir değişiklik oldu, onu iyi hatırlıyorum, darbeden sonra iki gün falan bir bunların şeyleri durdu. Yani o yoğun tempoları bir durdu. Tabii orada hücrede falan aşağıda kendi aralarındaki konuşmaları duyuyorum, yüksek sesle konuşuyorlar. Çünkü hemen darbeyle beraber Birinci Şube’nin başında yani askerlerden birisini atamışlar, klasik durum onların işte bu disiplin falan ve benzeri şeylerden dolayı bunlara peş peşe talimatlar, işte sakalınızı keseceksiniz, işte takım elbise, kravat ve benzeri, yani günlük hayatlarına ilişkin birtakım şeyler yayınlamışlar. Şeyleri kesmişler ne derler ona, aralarında konuşurken duyuyoruz. İşte gece sabaha kadar bana işkence yaparken ondan ek ödenek alıyor bilmem ne yapıyor, işte bunları falan bir şey yapmışlar. Böyle bir onlar da iki gün falan bir şey yaşadılar. Hafif bir şaşkınlık yaşadılar ne oluyor türünden ama iki günün sonunda eskisinden daha azgın bir şekilde o tempo daha üst boyuta çıktı ve devam etti. O süreçte mesela aklıma gelen şeylerden bir tanesi, tam olayın nasıl bire bir gerçekleştirildiği şu anda şey yapamıyorum, gözümüz fala kapalı bağlı ama Zeki Yumurtacı’nın öldürüldüğünde benimle beraber şubedeydi. Bir gün önce içeride silah falan patladı. Böyle bir karmaşa oldu, koşturma falan bir şey oldu. Sonra ertesi gün beni şeye çıkarttılar yeniden sorguya çıkarttılar, Cumhuriyet Gazetesi’ni çıkarttılar önüme koydular o zaman kimliğim açığa çıkmıştı artık. Cumhuriyet Gazetesi’ni önüme koydular, Zeki’yle ilgili haber var, dediler ki şey haberde şey yazıyor tatbikata götürdük, tatbikattan kaçmaya çalışırken vuruldu diye bir yazı. Dediler ne diyorsun? Bir şey söylemeye gerek yok dedim yani ne yaptığınızı biliyorum, türünden bir şey kullandım. O türden bir tehdit uygulandı. Yani sonuçta şey, sen de buralardan başına gelebileceğini kestirebilirsin türünden. Yani her türlü işte psikolojik tehdit bilmem ne bunlarla korkutma bunu kullanıyorlardı ama Zeki’yle ilgili de böyle bir şey yaşadığımı biliyorum çünkü silah sesleri duyuldu şubenin içerisinde bir koşturma, kargaşa, ertesi gün de Cumhuriyet Gazetesi’ndeki haberi önüme koyup yani bunun böyle olmadığını siz de ben de biliyorsunuz diye cevap verdim onlara. Yani evet, Zeki’yi orada öldürdüler ama daha sonra da işte yok kaçarken, orada da böyle bir şey yaşadım yani.

EYLEM DELİKANLI: Kaç gün kaldınız Gayrettepe’de?

NEVZAT AÇAN: Benim gözaltına alındığım tarihlerde şubede gözaltı süresi 15 gündü. Benim 15 günlük sürem bittiğinde şey yapmadılar, bırakmadılar. İkinci uzatma aldılar. İkinci uzatmanın tamamını geçirmedim. İkinci uzatmadan sonra herhalde 6 veya 7 gün sonra beni şeye gönderdiler. Çünkü ikinci uzatmanın nedeni de şey işte, nasıl diyeyim, hala durum problemli, ne olduğu belli değil. Bu yüzden bir şeyler yapmaya çalışıyorlar örgüt ile ilgili sorgu sual şeyi yapıyor. Ben gazetede dışında herhangi bir şey, gazetedeki, sahibiyim yazılar benim sorumluluğumda onun dışında herhangi bir şeyim yok genel tavrım buydu. Bunun yüzünden şey yaptılar, bir uzatma hikayesi yaptılar. Uzatmadan sonra zaten muhtemelen her halde şeyi de düşündüler yani ne yaparsak yapalım, zaten yüz küsur sene cezayla yargılanacak, herhalde daha fazla uğraşmaya gerek yok diye düşündüler galiba. İkinci uzatmanın tümü dolmadan yani 15 gün dolmadan 26, 27’nci gününde beni, yok 15, 7, 22. 23’üncü günde beni şeye gönderdiler, Savcılık’a gönderdiler. Ama benden kısa bir süre sonra zaten gözaltı süresi 90 güne çıktı. Benden sonrakilerin hepsi şubede 90 gün kaldılar.

00:59:26 - Savcılık sorgusu, işkence raporları

Play segment

Segment Synopsis: EYLEM DELİKANLI: Savcılıkta nasıl bir süreç işledi?

NEVZAT AÇAN: Savcılığa gittiğimde, işte sıkıyönetim savcılığına gittik Selimiye’ye. İlk önce bir şey şoku yaşadım, 22 günden beri işte kendimi de görmüyorum hiç orada ya, lavaboya gittim elimi yüzümü yıkayayım diye, aynada kendimi gördüğümde tanıyamadım kendimi. A dedim karşımdan kim bakıyor, arkamda birisi falan var mı diye düşündüm. Böyle garip bir şey yaşadım. Sonunda Savcılık’a gittik, hakkımda zaten

EYLEM DELİKANLI: Ne gördünüz aynada?

NEVZAT AÇAN: Saç sakal birbirine karışmış. Yani berbat vaziyette bir adam. Tabii ki her tarafım şeydi yani ayaklarım falan berbat o vaziyette götürdüler aslında beni şeye şubeye. Normalde pek yaptıkları bir şey değil. Ondan sonra böyle bir şaşkınlık yaşadım. Neyse sonra kendime geldim baktım benim başka birisi falan değil. Savcıya çıktık. İlk yaptıkları iş zaten hakkımda şeyler var, gıyabi tutuklama kararları var onları okudular yüzüme karşı, tutuklanmam gerçekleşti. Ondan sonra ilginç bir savcıya denk gelmiştim galiba Ahmet Koş’tu adı. Dedi senin, yani ne oldu hayırdır, berbat görünüyorsun, işkence mi gördün, evet dedim işkence gördüm. Beni şeye sevk etti, Haydarpaşa Askeri Hastanesi’ne sevk etti hemen, derhal. Ondan sonra işte, oradan şeyi biliyorum muayenede işte kollarımdaki, bileklerimdeki şey izleri, yara izleri, ayaklarımdakiler, vücutta bir yığın şey buldular, hasar buldular. Bunların raporlandığını biliyorum. Ama sonra yıllarca bütün uğraşımıza rağmen bu şeyleri bulamadım, raporları bulamadım. Sonra işte Selimiye’de alta attılar ondan sonra da işte üç, dört gün sonra da Sultanahmet Cezaevi’ne gönderdiler. Cezaevinde de yine bu benzer hasarlar yüzünden yeniden sevkim çıktı hastaneye. Bu sefer Gümüşsuyu Askeri Hastanesi’ne. Orada da bir şeye denk geldim, bir albaydı galiba unuttum, bir askeri doktor. O da şey yaptı, rapor verdi, ki işkence konusunda zaten savcıya şeyi söylemiştim, işkence gördüm şikayetçiyim diye. Bu yüzden soruşturma açılmış. İkinci hastaneye gönderilme nedenim de buymuş, raporlar yüzünden. Bunun için de daha sonra cezaevinde tutuklu kaldığım süre zarfında şeye çağrıldım, Selimiye’ye sorguya çağrıldım. Bir şikâyet dilekçemle bağlantılı olarak. Orada raporları gördüm. İki hastaneden rapor var. Fakat yargılandığım şeyde, mahkemede bu iki davanın birleştirilmesini yani işkenceyle ilgili soruşturma açıldı, orada iki tane rapor var, bu dosya da şeyle birleşsin, bununla. Sıkıyönetim savcısına yazılan bütün yazılara rağmen böyle bir dosya yoktur cevabı geldi ve dosyayı kapattılar ki ben şeyi vermiştim, dosya numarasını vermiştim bu dosya numarası diye. Bulamadık, o dosya öyle kapandı gitti.

EYLEM DELİKANLI: Aslında bütün işkenceleriniz raporlanmış ve kayıt altına alınmış.

NEVZAT AÇAN: Ama işte, ya ama o dönemde gerçekten şey var yani çok ender de olsa bu türeden belgelenenler var ama şey, ki soruşturma da şöyle bir şey, savcı bana diyor ki kim yaptı işkenceyi görsen tanır mısın, e gözlerim bağlı nasıl göreceğim? Orada şey istiyor yani senden isim istiyor bilmem ne yapıyor, zaten başlangıçtan önünü kesmenin yollarından bir tanesi. Bana şeyi yapan tim belli, sorguyu yapan tim belli, kimlerin olduğu belli. Savcılığa gönderilen belgelerin altında isimleri var, imzaları var, e bunlar. Oradan bakmadan senden şey istiyor, dedim ya gözüm bağlıyken kimi göreceğiz, ne yapacağız? Sonuç olarak o işkenceyle ilgili dosya böyle yüzlerce dosyada olduğu gibi benimki de şey edildi, hasıraltı edildi. Ama böyle bir süreç yaşadık. Ama şey de enderdir, yani savcılıktan ve cezaevinden pek kolay kolay hastaneye işkence iddiasıyla ilgili sevkler pek olmaz ama bende böyle bir süreç oldu.

01:03:09 - Dava süreci, ceza maddeleri

Play segment

Segment Synopsis: EYLEM DELİKANLI: Hangi davadan yargılanıyorsunuz? Hangi maddelerden?

NEVZAT AÇAN: Benim işte savcıdan hakkımdaki tutuklama kararı veyahut tutuklamayı yüzüme okunduğundaki davalarımın bir bölümü gazeteden. Doğal olarak gazeteden 141-142-159’uncu maddeler. Yani sonuçta şey, devletin bütün kurumlarının manevi şahsiyetlerini işte tahkir etmekten, işte 141 işte örgütlenme, bunun için propaganda, işte üst sınırı her maddenin, işte biz de basın yoluyla işlediğimiz için biraz daha fazla artıyor. 5 yıl 7 buçuk yıla çıkıyor vesaire. Bunlardan dolayı dava açıldı ama ben bir de bu yakalanmam nedeniyle ayrıca örgütten de dava açıldı hakkımda. Örgüt üyesiyle ilgili dava epeyce sürdü. Ama örgüt üyeliği davasından ben beraat ettim. Çünkü ellerinde şey yok, somut belge yok. Gazete tamam, gazetedeki zaten her şeyi söyleyeceğimi söylüyorum. Etrafımda başka kimse yok. Somut delil ve benzeri olmadığından şeyden verebilirler miydi? Aslında çok da şey ama bugünkü mahkemelere falan bakınca Sıkıyönetim Askeri Mahkemeleri, bunu söylemek lazım, şey yani ellerindeki kitaba daha uygun davranmaya çalışıyorlardı. Sonuçta bende bir delil, belge falan yok diye benim örgütten beraat kararım. Sonra aklıma şey gelmedi değil, yani o dediğim gibi o işkenceyle ilgili dosyalar biraz hasıraltı edildi ya, kapatıldı ya, ya tamam biz bu dosyaları kapattık ama bu taraftan da işte şey seni de örgütten beraat ettirdik. Bilmiyorum belki de kafalarında böyle bir şey kurdular ama ben örgütten yargılandığım cezadan beraat ettim. Aldığım bütün cezalar şeyden, gazetedeki yazılar nedeniyle.

EYLEM DELİKANLI: Ve onların sonucu ne zaman belli oldu, mahkeme?

NEVZAT AÇAN: Onlar şöyle, işte 80’le 86 arasında yargılanmaya devam ettim, davalarım sürdü. Bu süre zarfında İstanbul’da iki cezaevinde kaldım. Bunun 3 yılı Sultanahmet Cezaevi’nde geçti, 3 yılı Sağmalcılar Cezaevi’nde ortalama ayda, oradan şeye duruşmalara gitmek problem çünkü her duruşmaya gittiğinizde kapı altında dayak diyorsun bilmem ne yapıyorsun, ben ortalama şey her ay iki veya üç duruşmaya mutlaka gidiyordum şeye, adliyeye. 86’da şeylerim, bütün davalarım bitti. Kesinleştiği için oradan şeye gönderildim, Çanakkale Cezaevi’ne gönderildim.

01:05:34 - Sultanahmet Cezaevi koşulları

Play segment

Segment Synopsis: EYLEM DELİKANLI: Sultanahmet’i biraz anlatır mısınız, nasıl bir yer?

NEVZAT AÇAN: Sultanahmet şu andaki Four Seasons Otel, Türkiye’nin herhalde şu anda en pahalı ve en lüks oteli diye biliniyor. İstanbul’daki diğer cezaevlerinin içerisinde hücre tipi diye geçen bir cezaevi. Koğuşlar 6 kişilik, 8 kişilik o vaziyette. İlk önce şeyden oraya gönderildim, ne derler oraya, Selimiye’den oraya gönderildim. Küçük bölümü açıktı. A-B-C bloklar denen bir bölüm var. Daha sonra açılan D-E-F blokları yok. Şimdi benim gittiğimde Partizan davasından, MLSP [Marksist-Leninist Silahlı Propaganda Birliği] davasından, ana grup DEV-SOL’dan kalabalık bir grup vardı, Partizan davası sanıyorum yukarıda C blokta kalıyordu onlar. Başka bir havalandırmaya çıkıyor. Bizim havalandırmaya çıkıyor. MLSP davası ve onun iddianamesinde bulunan başka küçük siyasi gruplar da vardı onlar da A blokta kalıyorlardı. Gittiğimde cezaevinde nasıl söyleyeyim, klasik durum kapı altında sıkı bir dayak yiyorsun. 6-7 kişi falan götürdüler herhalde galiba ilk gittiğimizde. Orada benim ilk saldırıda patır kütür benim burnum falan filan kanadığı için beni bir kenara attılar. Ama benimle beraber gelen çocukları benden çok daha fazla hırpalandı. O kanama yüzünden herhalde şey yapmadılar, fazla üstüme gelmediler. Sonraki süreçte buna karşı çok mücadele edildi ama mesela ben Sultanahmet’e gittiğimde, Sultanahmet Cezaevi’nde elbise vardı. Ama işte onu oradaki duruşmalara falan gelip giderken şeyler kendilerine göre birtakım yöntemler bulmuşlardı, hepimiz yapıyorduk o işi, işte ipleri çek, ama elbise demeye bin şahit lazım, her tarafı işte. Duruşmaya gidiyorsun kolu yok, paçasının yarısı yırtık falan filan. Sonrasında bunun kendileri açısından da çok fazla bir işe yaramadığını gördükleri için Sultanahmet’te şey kalktı, elbise hikayesi kalktı. Sonrasında, yıl tam hatırlamıyorum, MLSP davası ve DEV-SOL davası olanlar oradan şeye gönderildi, Metris Cezaevi açıldı, şimdi tarihleri çok karıştırabilirim o yüzden çok tarih vermek istemiyorum, Metris Cezaevi’ne gönderildi. O grup şeyi ilk açanlardır, Metris Cezaevi’ni ilk açanlar. O ana kadar askeri kışlaların bir kısmının içerisinde askeri cezaevi olarak kullanılan yerler var. İşte Hasdal bunlardan bir tanesi. Alemdağ bunlardan bir tanesi. Davutpaşa vardı, Davutpaşa daha öncesinden de açıktı. Süreç içerisinde, işte Metris’in açılmasıyla beraber Sultanahmet’ten büyük bir grup oraya gitti. Alemdağ kapatıldı. Hasdal kapatıldı. Onlar artık kalmadı. Davutpaşa kapatıldı. Bunların da işte kalıcı olan cezaevleri artık Sultanahmet Cezaevi ve şey, Metris haline geldi. Bayrampaşa’yı saymıyorum, henüz çünkü askeri Bayrampaşa yok, sivil Bayrampaşa’da da zaten siyasi mahkûm pek kalmamıştı. İki ana cezaevi olarak şey kaldı, Sultanahmet’le Metris kaldı. Sonra Sağmalcılar Özel Cezaevi açıldıktan sonra süreç içerisinde 83’te şeyi kapattılar, Sultanahmet’i kapattılar tümüyle, boşalttılar. Başlangıçta parça parça işte küçük gruplarla sürgün niteliğinde gönderilen oldu Sağmalcılar’a. Ben son sürgün giden gruplardan bir tanesiyim. Benden bir üç beş ay sonra da şey kapatıldı, Sultanahmet kapatıldı. Benim en son İstanbul’dan ayrıldığım yer Sağmalcılar Özel Cezaevi.

01:09:24 - Metris Cezaevi koşulları, kardeşinin Metris’ten Sutanahmet’e getirilişi

Play segment

Segment Synopsis: EYLEM DELİKANLI: Peki, Metris’teki durum neydi tam olarak? Orada daha fazla örgüt yan yana gelebilmişti.

NEVZAT AÇAN: Metris sonuçta şey, Sağmalcılar Özel açılmadan çok büyük bir cezaevi. İstanbul’daki şeylerin, tutuklu olan siyasi mahkumların büyük bir çoğunluğu orada. Şeyin kapasitesi belli. Sultanahmet’in kapasitesi belli. Herhalde en son D-E-F blokları açıldığında 400, 450 kişi falan bir kapasitesi vardı. O yüzden de evet, ama burada da ya hemen hemen herkes var. Yani işte sıralarsam şeye göre söyleyeyim, yani kalabalık durumuna göre Sultanahmet’te birinci sırada en kalabalık grup DEV-SOL’du. İkinci en kalabalık grup DEV-YOL, üçüncü muhtemelen bizle Partizan yani üç dört diye söyleyeceğim, ondan sonra da diğerleri, yirminin üzerinde siyasi grup. İşte kimi siyasi gruplardan üç kişi, dört kişi, kimisi on kişi, on beş kişi ama toplamda 450 kişi şeyde, Sultanahmet Cezaevi’nde bir kapasite vardı. Orası da dediğim gibi yeni açılan bölümlerle de şey oldu, yani en fazla olan koğuş 12 kişiydi. 6, 8 kişilik falan koğuşlar vardı şeyde, Sultanahmet’te. Havalandırma diğer yerlere göre kıyaslayınca oldukça büyük bir havalandırma vardı şeyde. Şu andaki işte o otele gittiğinizde görürsünüz, o kafenin olduğu bölüm ve avlu bölümü şey havalandırma. İşte günde belli saatlerde havalandırmamız var. Blok blok. O belli saatler derken de işte havalandırma genellikle boş kalmıyor. İşte A blok, B blok, C blok sırayla bloklar çıkıyor. Aynı anda iki üç bloğu birden çıkartmıyorlardı. Bloklar kendi içinde havalandırmaya çıkıyor. Onun saati bittiğinde diğerleri çıkıyor. Öyle bir şey yaşadık orada, süreç yaşadık. İşte o süreçte irili ufaklı, küçüklü büyüklü İstanbul civarında herkesin yaşadığı açlık grevlerini yaşadık. Oradaki direnmeye bağlı olarak. Çünkü şey bitmedi ben mesela şeyi, şunu rahatlıkla söyleyebilirim ilk 5 yılın nasıl geçtiğini anlamadım. Nedeni de şey, çünkü her gün operasyon var, her gün bir şey var. E zaten benim yetmiyor bir de ekstradan işte herkese ayda bir defa duruşmaya çıksa ben ayda üç veya dört defa duruşmaya çıkıyordum. Duruşmaya git gel işte duruşmaya gittin geldiğinde çoğu kez şeyle gidiyorsun, operasyonla gidiyorsun, dayak yiyorsun, bilmem ne yapıyorsun. O yüzden ilk 5 yılın nasıl geçtiğini valla anlamadım.

EYLEM DELİKANLI: Peki kardeşiniz?

NEVZAT AÇAN: Kardeşim, onlar benden şeyin, TDKP davasının büyük operasyonunda o da gözaltına alındı. Benden 1 yıl falan sonra yakalanmıştı. Onlar Metris’e gönderilmiş. 3 yıla yakın kaldı. Son 1 yılı şeydeydi, bu büyük bir açlık grevinden sonra, o ölüm orucu değil açlık grevinden sonra, nisbi bir yumuşama oldu. Bazı cezaevi değişikliği taleplerine cevap verdiler. Bunlardan çoğu şey, işte iki kardeş farklı cezaevlerinde aileler dışarıdan dilekçe vermiş, onlara zor oluyor, ikiye bölünüyorlar, bir oraya bir oraya vesaire. Bunlar işin biraz sembolik böyle böyle bir şeyler yaptılar birkaç kişi böyle oldu. Bir tanesi de benim kardeşim. İşte onu da Metris’ten şeye getirdiler, yani oradaki sistem şu işte, dilekçe veriyorsun çocukları birleştirelim diye. Ben Metris’e de gidebilirdim, onu yapmamışlar kardeşim şeyden ne o, Metris’ten Sultanahmet’e getirildi. Orada biz, sonra o zaten 83’te Sultanahmet kapandığında o da Sağmalcılar Özel’e geldi. Orada yine farklı yerlerdeyiz, farklı koğuşlardayız. Oraya geldikten üç beş ay sonra o tahliye oldu zaten. 3 yıla yakın bir tutukluluğu var onun.

01:13:13 - Cezaevi sürecinde aile üyeleriyle iletişim

Play segment

Segment Synopsis: EYLEM DELİKANLI: Aileniz sizi nasıl takip ediyor bu arada?

NEVZAT AÇAN: Ailem, evet aileme özel bir başlık açmak lazım. Annem Vahide Açan, babam Hasan Açan. İkisi de şey, İnsan Hakları Derneği’nin en aktif üyelerinden. Annem aynı zamanda kurucusudur derneğin, Emil Ağabey’le [Emil Galip Sandalcı] falan beraber, derneğin kurucularından. Onlar dışarıda çok hızlı bir şekilde, aileler şey yaptılar örgütlendiler. Birincisi hemen zaten şey, aynı davadan olanların aileleri, kime geldin hangi davadan bir araya geliyor sonra bu çeper büyüdü. Yani İstanbul cezaevlerindeki ailelerin bizimle ilgili dayanışması zaten yani onu çok dinlemişsindir diye düşünüyorum bu başka bir şeydi, olağanüstü bir şeydi. Ben mesela şunu, şeyde Sağmalcılar Özel’de Pazartesi, Salı, Perşembe hafta içi ziyaret var. Bloklara göre ayırmışlar. Salı günü diyelim benim ziyaret günüm, perşembe günü başka blokların ziyaret günü. Benim annem babam hiç sektirmedi. Orada kaldığım 3 yıl zarfında her Salı her Perşembe şeye geldiler kapıya. Biz bu arada görüşe çıkamıyoruz. Görüş yasak. Elbise direnişi yüzünden görüşe çıkamıyoruz, annem babam bir sürü ailede olduğu gibi her Salı her Perşembe görüşe geldiler. Benimle görüşemeden işte kantinden bir şeyler aldılar veya işte o günkü bütçeleri neye gücü yetiyorsa onun için para bıraktılar ve gittiler. Bu 3 yıl öyle devam etti. Sultanahmet de aynı şekilde. Ben Selimiye’ye, işte şubeden Selimiye’ye gönderildiğimde benden önce şeye gelmişler zaten, Selimiye’de beni bekliyorlardı. Orada zaten şeyimiz oldu, kısa bir, henüz tutuklanma falan olmadığı için Selimiye’de bir görüşme oldu. Onlar tabii halimizi görünce biraz şey oldular, fena oldular. Ama ailem gerçekten şey yani onlara hiç söyleyebileceğim bir şey yok, kaldığım 9 yıl boyunca hiçbir anlarını yoktur yanımda olduklarını hissetmediğim. Bir sürü şey yaşadılar. İşte Didar Şensoy en yakın arkadaşlarından birisi. Ankara’da ilk kriz geçirdiğinde annemin kucağında. Yaptıklarının bizim için haddi hesabı yok. Babam işte bir haftaya yakın şeyde kaldı, bizimle ilgili bir duyuru yapmak için bir grup aile, sekiz dokuz kişi galiba gazetede paylaşmışlar, gazetelere haber vermeye gidiyorlar. Oradan gözaltına alındılar. Gözaltında kaldı yani altmış küsur yaşında adam. O anlamda evet, onların hep varlıklarını hiç üzerimde, çok şey yaptım ki bu süreçten önce hatırlıyorum cezaevlerinde yaşadıklarımızdan önce babamla üç cümleyi sonuna kadar konuşamazdık. Tartışırdık, kavga ederdik şey yapmaz falan, sonuçta o da eski Köy Enstitüsü’nden TÖS’lü, TÖB-DER’li bir öğretmen ama yani farklı şekilde düşünüyorduk biz onunla. Gerçekten şey yapamazdık yani, konuşamazdık. Hemen iş şeye dönüşürdü, ağız dalaşı, kavgaya dönüşürdü. Ama cezaevi sürecinden sonra o çok başka bir şey.

01:16:33 - Aile dayanışması: İnsan Hakları Derneği

Play segment

Segment Synopsis: EYLEM DELİKANLI: Bu nasıl hissediliyor içeride? Yani siz içeride başka arkadaşlarınız da var, onların da bir kısmının ailesi geliyor ve aslında aileler birbirleriyle dayanışıyorlar.

NEVZAT AÇAN: Müthiş bir şeydi, müthiş bir şeydi ve zaman zaman bizim içeride kendi aramızda problem yaşadığımızda onlar bizden, sonuçta yaşıyorsun, dışarıdan da gelen bir süreç var ama onlar mesela bu konuda hiç bunun tümüyle dışında ve hemen hemen her görüşte bunu öğrendiklerinde ya da bu tarz bir şeylerle karşılaştıklarında şey yaparlar, ya ne oluyor? Bu artık, burada şey yok. Yani farklı davranmanın bir şeyi yok. Onlar bizden çok daha dayanışma açsından farklı bir yerdeydiler yani.

EYLEM DELİKANLI: Ve aslında onların o birlikteliği sonra birçok kurumun kurulmasına yol açtı.

NEVZAT AÇAN: İşte en büyük örnek İnsan Hakları Derneği. Sürecin bir aşamasında işte birçok yazar, gazeteci falan beraber, ama çekirdek şeydir, yani bilinir çekirdek mahkûm aileleridir. Onlardan kurdular. O çekirdek kadro da işte şu anda birilerini unuturum diye isimlerini saymak istemiyorum hepsi benim için, hepsi benim için çok değerli. Maalesef çok azı, üç dört tanesi şeyde kaldı hayatta kaldı. Çok büyük bölümünü kaybettik. Yani onlar bu işin temeli.

01:17:51 - Çanakkale Cezaevi koşulları

Play segment

Segment Synopsis: EYLEM DELİKANLI: Siz 9 yıl kaldım dediniz Çanakkale’de.

NEVZAT AÇAN: 9 yıla yakın, tam 9 yıl olmasa da 9 yıla yakın.

EYLEM DELİKANLI: Çanakkale süreci nasıl geçti?

NEVZAT AÇAN: Çanakkale süreci nasıl geçti? Orada yine ailemle ilgili ilginç detay, perşembe günü görüş gününe denk geldi yine fakat bizim sevkimizin çıktığı sabah anons edildi Çanakkale’ye gidiyorsunuz diye. Onlarla sabah görüşecektik. Sabah 9’da erkenden bizim sevkimizin çıktığını öğrenmişler. Zaten sevk yüzünden o ara şey başlamıştı, görüş başlamıştı. Görüşemeyeceklerini öğrenmişler onlara demişler ki bugün onlara görüş yok sevke gideceksiniz. Biz İstanbul’dan ring arabasıyla yola çıktık işte jandarma falan denetiminde 10, 12 kişi falanız galiba. Çanakkale Cezaevi kapısına geldiğimde annem babam şeydeydi, kapıdaydılar. Oradan sabah öğrenmişler bizden önce otobüs bilmem ne buldularsa Çanakkale’ye gitmişler. Biz ring aracından indiğimizde onlar şeydeydi, kapıdaydı, benden önce gelmişlerdi Çanakkale Cezaevi’ne. Çanakkale Cezaevi’ne gittik oradan. Çanakkale Cezaevi’nde de bizden önce çok farklı süreçleri var. Çanakkale Cezaevi bildiğim kadarıyla en çok infaz yakılan cezaevlerinden bir tanesi. İşte o bizim İstanbul’da bunları yaşadığımız falan süreçlerde orası sonuçta şey, cezaları kesinleşmiş olanların kaldığı bir cezaevi. Üç tane disiplin cezası veya üç tane hücre cezası infaz yakmaya yetiyor. Elbise direnişi var. Farklı direnişler var ve bundan çok kolay bir şekilde Çanakkale Cezaevi’nde çok sayıda arkadaşımızın infazı yakılmış ve onları şeye attılar yani 5 yıl ceza alan bir adamın yaklaşık 2 buçuk 3 yıl civarında yatması lazım. 5 yıl, 7 yıl birebir yatan çok sayıda Çanakkale Cezaevi’nde şey vardır. Ama biz gittiğimizde Çanakkale Cezaevi’nde yine Sultanahmet’te yine benim ilk gittiğimde olduğu gibi Çanakkale Cezaevi’nde de şey vardı, elbise vardı. Ama şey yani kapı altında bir operasyon falan öyle bir şey yapmadık. Hemen zaten içeriden haber geldi burada durum böyle böyle işte şartlar bu, tamam elbise şu anda da burada var ama onun dışında çok fazla sorunumuz yok türünden bilgiler geldi. 3, 4 gün şeyde kaldık, müşahede denilen bir bölüm var, orada kaldık. Ondan sonra da herkesin kendi yargılandığı davalara göre şeylere dağıttılar, koğuşlara dağıttılar. İşte orada evet, hemen hemen bütün siyasi gruplar kendi koğuşlarındaydı. Sayıları az olanlar işte birkaç siyasi grup aynı koğuşta. Daha sonra yeniden bir yerleşim planında sonra da o daha da bir şey oldu, yani hemen hemen hepimiz şeydeydik, birlikte kaldık aynı davadan yargılanan insanlar.

EYLEM DELİKANLI: Kaç senesinde gittiniz oraya?

NEVZAT AÇAN: 86. 86’da gittim, 89’da da oradan ayrılışım.

EYLEM DELİKANLI: O zaman siz Metris’teki tünel döneminde orada değildiniz.

NEVZAT AÇAN: Yok. Dediğim gibi benim işte Sultanahmet, Sağmalcılar Özel ve şey, Çanakkale.

EYLEM DELİKANLI: Keşke kalsaymışım dediğiniz oldu mu?

NEVZAT AÇAN: Ya çok fazla o türden şeyleri düşünemiyorsun şeyde, orada ama tabii Metris’teki o haber gelince herkesin içinden öyle bir şey, evet yani, o şimdi orada olmak vardı, bunu çünkü cezaevinde kalıp işte belli bir süresi olmayan yani yakın dönemde çıkması ihtimali olmayan insanların hepsinin hayali şey, ki ben oradan çıktıktan sonra da şey de de Çanakkale’de çok büyük bir şey açığa çıktı, tünel açığa çıktı. Orada eğer yakalanmasa belki bütün cezaevi boşalacaktı. Orada benden sonra yaşanan böyle bir süreç var.

01:21:32 - Çanakkale Cezaevi’nde tünel ve firar olayı

Play segment

Segment Synopsis: EYLEM DELİKANLI: Kim yapmış bunu?

NEVZAT AÇAN: Ortak bir şey o, orada, cezaevinde ortak bir şey, eylem. Bunu birebir yaşayan arkadaşlarımdan biliyorum. Şu anda yurt dışında yaşayanlar falan var onlar anlattılar oradan biliyorum yani. Orası da çok büyük bir şeydi. Çanakkale çok, şey orada yaşantımız ilginç. Oradan tünel olmadan da iki mi üç mü, iki galiba, şey oldu firar oldu. Görüşlerden gittiler. Açık görüşte ziyaretçilerle beraber giden arkadaşlarımız oldu.

EYLEM DELİKANLI: O kadar gevşek miydi güvenlik?

NEVZAT AÇAN: Gevşeklikten değil, yani iyi organize olmuşlar. İyi organize edilmiş. E bir tanesi de şey, yerine bir partner bırakarak gitti yoksa öbür türlüsünü fark etmek çok kolay. Orada tabii şey de oldu yani birtakım imkanlarla gidenlerin eksikliğini şey yapmamayı başardık. Sonuçta her gün sabah ve akşam günde iki kere sayım var. Sayımda eksik çıkarsa ne oldu? İşte bir tanesinin yerine kimse yoktu ama onu şey yaptık yani sanırım herhalde, yok toplamda üç kişi, şimdi yeniden düşünüyorum toplam üç kişi bu şekilde firar etti şeylerden, ki hepsi de çok bayağı geç süre sonra şey yaptı, açığa çıktı. Hatta biz bir aşamaya geldi şey yaptık, idareye bildirdik yani şu şu kişiler burada yok gittiler diye. Tabii onlar için çok ciddi problem. Bizim bildirdiğimiz tarihi değil şeyi kale aldılar, pardon gittikleri tarihleri değil bizim bildirdiğimiz tarihi kale aldılar yoksa düşünsene altı ay boyunca sayım yapıyorsun içeride üç tane adam yok.

EYLEM DELİKANLI: Bu altı ay sürdü yani.

NEVZAT AÇAN: Daha az süren var, daha çok süren var ama bir tanesi altı ay sürdü evet.

EYLEM DELİKANLI: Peki yerine bıraktığı kişiye ne oluyor?

NEVZAT AÇAN: Yerine bıraktığı kişi sonra işte bu açığa çıktıktan sonra o da sanırım yargılandı. Belli bir ceza aldı. Ama tabii ki giden müebbet mahkumdu. Yani o boyutta bir ceza almadan o da şey yaptı ama Çanakkale’den böyle bir şeylerimiz var.

EYLEM DELİKANLI: Peki tünel nasıl açığa çıktı?

NEVZAT AÇAN: Çanakkale’deki tünelim şeyini bilmiyorum. Bir, anlatılanlara göre biliyorum. Orada sanırım şey, tünel artık şeye kadar gelmiş, cezaevinin dış duvarının yakınına falan bir yere kadar geliyor. Nöbet sırasında bir asker sanırım aşağıdan ses duyuyor ya da işte biraz şeye gitmiş, kestirmeye gitmiş galiba bir yere. Yatarken alttan sesler duyunca oradan işte sonra bütün ciddi bir kazma falan operasyonu açığa çıkmış. Bayağı uzun bir çalışmaymış o. Ki dediğim gibi ben oradan tahliye olduktan sonra açığa çıkan bir şey.

01:24:22 - TDKP davasında verilen cezalar

Play segment

Segment Synopsis: EYLEM DELİKANLI: Peki, TDKP’nin esas örgüt üyeliğinden ceza alan liderleri ya da şefleri bunlar ne kadar sene yattılar içeride? Ne zaman sonra çıktılar?

NEVZAT AÇAN: Yani hemen hemen hepsininki işte 8’le, yok 7’yle 10 yıl arasında, 7’yle 10 yıl arasında.

EYLEM DELİKANLI: Ama sizler daha uzun cezalar aldınız herhalde.

NEVZAT AÇAN: Bizim, bizim şeyimiz farklı şimdi sonuçta örgüt üyeliğinden 141/1, işte 146 idam ya da 168’den ceza verdiler. Bunların süreleri belli. Bizim durumumuz ondan çok farklı. Bir insan işte gazetenin on tane sayısında yayınlanmış bütün yazılardan dolayı yargılanıyorsun. Her yazıda, benim mesela gazetenin bütün sayılarından, bize işte açılmayan madde kalmamış, her şeyden 141 var, 142 var, 159 var, 311, 312 var bunların hepsini toplayınca zaten gazetenin bir sayısı 15 yıl civarında falan toplamda şey yapıyor. E bunu işte durumumuza göre. Kimisi 10 sayı, kimisi 20 sayı, kimisi 150 sayı çıkartmış. Çarptığın zaman ortaya çıkan tablo böyle.

01:25:36 - Tahliye günü

Play segment

Segment Synopsis: EYLEM DELİKANLI: Ne zaman tahliye oldunuz?

NEVZAT AÇAN: 89 Mart’ıydı galiba işte. O yüzden tam 9 demiyorum da işte 9’a yakın diye.

EYLEM DELİKANLI: Çıktığınız günü hatırlıyor musunuz?

NEVZAT AÇAN: Çıktığım günü evet hatırlıyorum. Ailem geldi. İki arkadaşım geldi. Bir arabayla beni almaya geldiler. Cezaevinin son senesinde bir şöyle bir şey yaşadık. Bu bedelli askerlik hikayesi çıktı veya yasası çıktı ondan. İçeriden onlarca kişi sonuçta aslında bizim durumumuzdaki insanlar için de biraz da çıkartmış. Asker kaçakları için temizlemek için yapılmış bir iş. Kendileri için de bir gelir kaynağı. Evet onlarca kişi cezaevinden başvurdu şeye, bedelli askerlik için. Hemen hemen hepsine cevap geldi. Şey tamam, çıktığınız tarihte bu hakkınızı kullanabilirsiniz diye. Senin böyle bir hakkın yok diye cevap gelen ender kişilerden bir tanesiyim. Yeniden bir daha yazdık falan ne olduğunu bilmiyorum ama sonuçta bana ret cevabı geldi. Tabii o zaman şöyle bir problem var. Çıktığınızda bir de apar topar seni hemen cezaevinin kapısından alıp askere gönderiyorlar. Çok kişinin, çok arkadaşımın başına geldi. Böyle bir risk var, neyse ailem geldi, arkadaşlar geldi. Doğru evet beni aldılar mevcutlu şeye, askerlik şubesine. İşte askerlik şubesinde orada bir telefon görüşme hikayesinde ben yani bedelli askerlik hakkımın olduğunu söyledim. Bundan da şey yapacağız, yani işlemleri yapıp ondan sonra gideceğiz diye. Cezaevine bana ret cevabı gelmesine rağmen orada ne oldu bilmiyorum tamam dediler ama işte en geç üç beş gün içerisinde şey yap, bunu hallet teslim ol diye. Beni bıraktılar. Annem babam ve işte iki arkadaşım, onlarla beraber İstanbul’a geldik. İşte benim bıraktığım İstanbul’dan çok farklı. Topkapı tarafından geliyoruz işte Haliç Köprüsü’nden dolayı. Şeye geleceğiz işte, annemlerin eve geleceğiz oradan. Bizden sonra halı saha diye bir şey çıkmış. Şimdi yolun kıyısında ışıklandırılmış halı sahalar falan filan onları gördük falan geldik eve. Öyle değişik bir ruh hali. Tabii gelir gelmez Kadıköy’de ablamın evine geçtim oradan. Alışkanlığımız var, şey yapan, tahliye olan herkes içeriye haber vermek zorunda. Ben sağ salim eve geldim ya da şu oldu bu oldu falan hikayesinden. Kadıköy’de postaneye gittim. Telgraf çekeceğim arkadaşlara içeriye ben iyiyim, sağ salim geldim diye. Şeyden, biz orada seyyar postanenin önünde bir kalem ve kâğıt falan satan birisi vardı. Kâğıt kalem aldım. Para mevhumu falan kalmamış 9 yıl boyunca hiç para kullanmamışız. Paranın ne olduğunu bilmiyoruz. Bir kantin işlerine bakan bir arkadaşımız var, bütün sıra boyunca elimizdeki bütçeyi ona teslim ediyoruz o organize ediyor, bizim artık şeyi unutmuşuz, para diye bir mevhumumuz yok. O kâğıt kalem aldım, unuttum şimdi ne para verdim şey bekliyorum, para üstü almayı bekliyorum, meğer eksik vermişim neyse onu da şey yaptılar. Sonra şey, telgraf çektim gönderdim. Arkadaşlara tamam şeydeyiz diye. Ondan sonra da bir 2 buçuk, 3 ay şeyle uğraştım, bu işte askerlik meselesini çözmek için uğraştım. Sorun çıkarttılar İstanbul’daki askerlik şubesine gidiyorum. Onlar diyor ki evet bu yasa sanki senin için çıkmış, senin gitmen lazım. Ama şey benim kendi bulunduğum Kastamonu Alaç Askerlik Şubesi onlar hayır diyor şeye gideceksin, ne olduğunu bir türlü çözemiyoruz bu işin. Bu arada ilginç başka bir şey yaşadım. İstanbul’dan Cerrahpaşa’dan mı, Çapa’dan mı, Çapa’dan galiba unuttum, Çanakkale’de beraber kaldığım Abdülkadir Konuk firar etti, kaçırıldı. İşte sonuçta biliyorlar yani işte benzer davalardan, ben Halkın Kurtuluşu Gazetesi’nin sahibiyim, o TDKP davasından yargılanmış bilmem ne yapmış, bir de en son Çanakkale’den tahliye olan benim herhalde yani parmağı var mı diye düşündüler ne yaptılar bilmiyorum, o yüzden o gün şeyi Kartal’da fiili adresim olan annemin evini basmışlar. Birinci Şube’den polisler gelmiş onları bırakmışlar gitmişler bir şey yok. Ondan sonra, ya bir hafta boyunca hiç durmadan şey jandarma eve geliyor sürekli. En son ufak küçük yeğenim var daha 4 buçuk, 5 yaşında onunla annemi almışlar askeri bir jipe. Gözaltına alacaklar. Annem biraz o konulara çok şeydir, oh demiş ne güzel elime malzeme çıktı demiş 60 yaşında kadınla 5 yaşındaki torununu şeye götürüyorsunuz gözaltına. Yarın demiş bana bütün basına falan malzeme çıktı falan diye. Sonra işte konuşmuşlar kendi aralarında bırakmışlar. Bir geldiklerinde de ben şeydeyim, evdeyim içeride. Yine geldiler işte anneme sordular beni, yok dedi annem. Yani o gelip bize gelmediği müddetçe her gün şeyi basacağız, yapacak bir şey yok dedim ne oluyor yani? Şeyle ilgili olduğunu tahmin ettim ama polislerin niye aldıklarını görünce dedim herhalde bununla ilgili şey yapıyorlar. Neyse gittim şeye, Kartal’daki askerlik şubeye ve jandarmaya aynı yerde. Beni hemen aldılar Maslak’a götürdüler Jandarma Alay Komutanlığı’na. Bir orada 10 saate yakın gözaltında kaldım. Doğal olarak şeyi sordular Kadir’i sordular. Yani evet arkadaşım tanıyorum, cezaevinde kaldım, birlikteyim ama bilmiyorum yani nedir ne değildir. Orada işte, benim ailem o konularda çok şeydi yani bir sürü arkadaşım benim içeride kaldığım süre zarfında bizim evde, İstanbul dışından gelen, İstanbul dışından barınacak yeri olmayan bir sürü insan ailemin yanında şey yaptı, barındı. Onlar herkese şey yaptılar bu anlamda. Yani gelen herkese kucak açtılar. Kadir’in oğlu da üç beş ay kadar bizim evde kalmış. İstanbul’a geldiğinde yani şeyi yok, gidecek yeri yok vesaire. Biraz da bundan dolayı işte bana dediler ki şey, oğlu da senin evinde kalmış. E olur ne var bunda? 9 yıldır cezaevindeyim. Hasan Şensoy, Dursun Karataş’ı kim aklına geliyorsa bütün bildiğiniz adamlarla cezaevinde kaldım hepsi arkadaşlarım. Bunların hangisinin ailesinden birisi giderse benim ailem bunlara kucak açar. Bunlarda kalır yani ne var bunda? Sonra sanırım herhalde şeyle, biraz da onun için tutmuşlar, ufak tefek bir astsubayla beni karşı karşıya getirdiler. Onun böyle kafasını olumsuz anlamda salladığını da hatırlıyorum. Galiba şeymiş herhalde, hastanedeki ekibin başında olan yani bir yüzleştirme için falan. Bıraktılar beni ondan sonra da. O arada şeyim belli olmuştu ama, bedelli askerlik işini çözmüştüm. Mayıs başıydı galiba işte şeye gideceğiz, hatta dedim şey ararsanız ben şeydeyim Tokat’tayım diye de bir sohbet oldu bıraktılar 10 saat sonra. Bu süreçte böyle bir şey de yaşadım.

01:32:39 - Askerlikten sonra çalışma hayatı

Play segment

Segment Synopsis: EYLEM DELİKANLI: Askerlikten sonra nasıl devam ettiniz?

NEVZAT AÇAN: Askerlikten sonra nasıl devam ettim? Askerlikten sonra artık şey, ne o, günlük yaşamın gailesi başlıyor. Yani sonuçta iş bulma şansınız başka insanlara göre çok, son derece sınırlı. Ne yapacağınız belli değil. Barınma sorunu, o saatten sonra ailede evin yanında kalacaksın vesaire. Bir süre, döndükten sonra, 90’la 93 arasında ablamın eşinin yanında çalıştım. Onun telekomünikasyon üzerine çalışan bir şeyi vardı, firması vardı. Orada çalıştım, o firmada. İki ana iş dalı vardı işte, telekomünikasyon ve elektrik malzemeleri üzerine çalışan. Yine benim gibi yargılanmış eski bir siyasi mahkûm arkadaşla onun ortaklığı vardı. Ben onunla beraber çalışıyordum. Sonra üç yılın sonunda biz oradan ayrıldık diğer arkadaşla beraber. O, TKP davasından yargılanmıştı. Maden İş’in temsilcisiydi, bölge başkanıydı o. Onunla epeyce uzun süre şeyimiz devam etti, ortaklığımız devam etti. Sonra o, ama bizimki ortaklık falan gibi değildi yani. İş ortaklığı değildi, kader ortaklığı gibi. Hala daha çok sevdiğim, çok saygı duyduğum bir arkadaşımdır. O sonra, Adanalıydı zaten, Adana’ya gitti. Orada kendi kardeşiyle beraber bir işleri vardı onu sürdürdüler. Ben bu işi belli bir süre daha devam ettirdim. Ondan sonra da zaten şey yani bizim gibi insanların işte belli bir sermaye birikimin bilmem ne olmadan ticari faaliyet sürdürmesi çok zor bir iş. Biz zaten çevre ilişkilerimizle o işi sürdürüyorduk. Baktım artık sürdürme şartları kalmadı bıraktım, ondan sonra da daha çok çalıştım, emeğimi satarak çalıştım. İşte en son da 2006-2016 arasında on yılda işte bu uluslararası denetim şirketlerinden bir tanesinde çalıştım on yıl. Bu on yılın ilk üç yılı office boy olarak geçti orada. Oraya mahkûm kadrosundan girdim. O zaman bir yasa vardı, elli kişinin üzerinde kişi çalıştıran şirketlerin hepsi, elli kişiye bir kişi olmak üzere eski mahkûm ve engelli çalıştırmak zorundalar. Ve sıkı tuttular baya. Bunu yapmayanlara ciddi ciddi cezalar yazdılar vesaire. İşte o Çanakkale Cezaevi’nden tanıdığım arkadaşlardan birisinin yakını dedi ki böyle böyle çalıştığım yerde ceza yiyoruz şey seni burada şeyde göstereceğiz, kadroda göstereceğiz. Çok yapılan yaygın bir uygulamaydı. Bir sürü insan yaptı bunu biliyorum onu. Kadroda gösterelim çalışıyor gibi ama çalışmayacaksın, şey bankamatikten sana asgari ücretten maaş yollayacağız. Niye soruyorsun ki bunu sormana bile gerek yok gayet doğal olarak. Ondan sonra, fakat sonra ben nasıl oldu anlamadım, görüşmeye çağırdılar. Allah allah ya zaten çalıştırmayacaksan niye görüşmeye çağırıyorsun? Görüşmeye gittik, iki taraf karşılıklı şoktalar. Ben karşımda, işte üstelik de şey yani şirketin insan kaynaklarına bakan ortaklarından bir tanesi, o şirkette de partner diye geçiyor. Ondan sonra, onlardan bir tanesi ben anlatınca şaşkınlıkla bana bakıyor. İşte mahkûm, nereden mahkûm, gazeteciğim. Şeyden ceza aldım, basından ceza aldım. Hayretle bakıyor. A Türkiye’de gazetecilikten, basından, yazı yazmaktan ceza mı alınıyormuş diye? Ben de ona bakıyorum Allahım diyorum ya bunlardan haberi olmayan insanlar var Türkiye’de. Böyle garip bir bir saat yaşadık şeyde, o şirkette. Ama tabii doğal olarak onlar da şey yani başlangıçta mahkûm çalıştıracaksın ama kim geliyor, işte yargılandığı suç ne, cinayetten mi yargılandı, hırsızlık mı neyin nesi? Çok da bünyeye sokmak istemedikleri için aslında istememelerinin nedeni o. Ben de karşılarındayım işte bir şaşkınlık ne oldu falan hikayesinden. Sonra dediler ki; sen gel burada çalış. Ben de orada ne yapıyorum, şey gezi işleri yapıyorum. Bir arkadaşımın acentesi var, o acente üzerinden yurt içinde doğa ve kültür turları yapıyorum. Hafta sonları trekking grupları onlara rehberlik yapıyorum. Türkiye’de o dönemde gezmediğim yer kalmadı. Hatta şey çok severek yaptığım işlerden bir tanesiydi. Ondan sonra oradan da şey işte yani ne o, geçimimizi onunla sağlıyoruz. Eşim çalışıyor zaten, ikimizin ortak şeyiyle böyle bir yaşantımız var. Onu da şey yapmak istemiyorum dedim şimdi bunlar ne yapacaklar, niye çalışayım burada kendimce zora sokuyorum diye birtakım engeller koyuyorum istemeyeceğim de diyemiyorum doğrudan doğruya. Asgari ücret 6 bin lira falandı galiba o zaman tam yanlış hatırlamıyorsam. İşte bin liranın altında, şimdi komik rakamlar değil mi, o gün iyi paraydı, bin liranın altında maaş istemem, cumartesi pazar işe gelmem benim gezilerim var falan filan bir sürü şey söyledim. On gün sonra bir daha aradılar beni, dediler ki şey yani biz gelmeni istiyoruz ama sana şey veremeyeceğiz, yani bin lira maaş veremeyeceğiz. E? Onlar da ben bilmiyorum uluslararası bir şirket maaşlar dolarla alınıyormuş meğerse, 750 dolar maaş vereceğiz dediler. Ben tabi bir şaşkınlık ne oluyor, dediler bu iki ay için geçerli, iki ay sonra da şey, kadroya geçtiğinde ona göre yeniden bir değerlendirme yapacağız. 750 dolar, oradan demek ki 1000 dolar maaş alacağız ne oluyor? Nasıl bir iş bu iş? Ondan sonra dediler bir de şey, Cumartesi, Pazar çalışmam diyorsun ama yılda belki bir veya iki gün gelmen gerekebilir. Dedim ben bir düşüneyim. Sonra evde geldik işte hanımla falan konuştuk ama şey yani hani gezi işi falan yapıyorum ama öyle bir düzenli gelirimiz yok. Ya çoğu gezilerde gidiyorsun işte kendimiz gezmiş oluyoruz yani oradan bir ek gelir falan gelmiyor bilmem ne yapmıyor. Burası düzenli bir gelir. Zaten işte çalışarak şey yapmak benim daha kolayıma geliyor. Valla ben şeyi kabul ettim, o işi kabul ettim. Office boy’luğu. Orada birkaç gezi dergisine işte yazı yazdım, onlar yayınlanıyor bilmem ne yapıyor. Bir şirket, beyaz yakalı. Çalışanların büyük bölümü işte İstanbul’daki Türkiye’deki üst düzey üniversitelerinden mezun olmuş en az bir dil bilen işletme ve iktisat daha çok ağırlıklı çalışanlar. Çoğunun işte serbest müşavirlik belgesi var, denetim şirketi. Orada farklı bir ortam, genç bir ekip onlarla. Benim için de değişik bir ortam, çok bilmediğim bir ortam. Ama şeyin rahatlığını yaşıyorsun, giderken oraya nasıl girdiğin ve kim olduğun belli. Ben girdiğimde 200, 300 kişi falandı galiba şeyin şirketin çalışan sayısı. Ayrıldığımda 1200 kişiydi orada. Orada üç yılın sonunda işte ben oradan kendi yaptığım işlerden biraz özel işler yapmaya başladım. Sonuçta bir yığın deneyim, tecrübem var işte mesela odalarla Serbest Muhasebeciler Odası’yla çok yoğun işleri var çünkü herkesten şey istiyorlar, o belgesi olmayandan o belgeye sahip olmasını istiyorlar. Onların sınavları var, bilmem nesi var, ben bir anda kendimi şeyde buldum yani o işlerle boğuşurken buldum. Onları işte belli bir düzene falan soktuk. Sonra işte dördüncü yıldı galiba, dördüncü yılda şirkette bir yönetim değişikliği oldu. Ondan sonra, o zaman işte günlük yaşamı organize eden bir departman gibi bir şey yoktu ama, günlük yaşamı organize eden bir idare işleri amirliği diye bir birim vardı. Orada ne sorun çıktı bilmiyorum oradakileri, ekibi gönderdiler. Sonra bana dediler ki şey geçici olarak şeye bakıyorsun, o geçiş iki ay sürdü, iki ay sonra bir baktım ben bu uluslararası denetim şirketinin idari işler müdürüyüm. Altı yıl da böyle devam etti. Oradaki koşullarım oldukça iyiydi yani. Belki de hayatımın en rahat dönemimi orada yaşadım. Bir de dediğim gibi o kadar süre zarfında seni tanıyorlar, biliyorlar artık. Bizim en şey özelliğimiz işte dürüstlüğümüz. O yüzden de gittiğin her yerde mutlaka farklı türden bir güven şey yaparlar. Hala orada çalışanların büyük bölümüne ilişkilerim devam eder. Ararlar, şeydir yani genç ekipten, yönetim ekibi. Orada iyi bir on yıl geçirdim. Ondan çıktıktan sonra da zaten, 2016’dan sonda da dedim ki artık şey çalışmıyorum, emekliyim.

01:41:39 - Cezaevi sonrası siyasi hayat

Play segment

Segment Synopsis: EYLEM DELİKANLI: Peki siyasi hayatınız devam etti mi?

NEVZAT AÇAN: Siyasi hayatım şöyle, çıktıktan sonra da zaten örgütlü anlamda bir şeyde bulunmadım, siyasi faaliyette bulunmadım. Bu tabii işte bu cezaevi süreci, o aradaki yaşadığımız süreçteki gördüklerimiz ve benzeri bir sürü şeyden nasıl diyeyim kendi eski çevremde veya bir başka çevrede bunu şey yapmak istemedim, sürdürmek istemedim. O anlamda tabii ki eski değer yargılarımı koruyorum, buna hiçbir şeyim yok. Geçmişime ilişkin ne kendim bir laf söylerim ne kimseye bir laf söyletirim o konularda son derece hassasım. En çok nefret ettiğim insanlar da geçmişine bu konuda laf söyleyenlerdir. O anlamda şey, politik hayatın içerisinden kopmadım. Sivil toplum kuruluşlarında, işte kurucusu olduğum bir vakıf var Sosyal Araştırmalar Vakfı biraz akademik düzeyde çalışan bir vakıftır. Oranın hem kuruluş aşamasından bugüne kadar ki çalışmalarına katıldım aktif olarak. İHD’de elimden geldiği kadar İnsan Hakları Derneği’nde çalışmaya çalışıyorum. Onun dışında yetişebildiğim, Bellek Müzesi şimdi, onun dışında yani İstanbul’da ulaşabildiğim nerede bir şey varsa işte antifaşist mücadele kapsamında bir eylem, etkinlik varsa gitmeye çalışırım. Ve bu anlamda yoğunum yani, şeyim yok. Ama dediğim gibi bunu örgütlü olarak yapmıyorum. İşte benim gibi çok sayıda insanın olduğunu biliyorum. Benim durumumda çok arkadaşım var. Bir taraftan örgütlü yaşamı şu anda sürdüremeyen ama öbür taraftan da o politik mücadele içerisinden kendini çıkartmayan, çıkartmak istemeyen, böyle yaşamaktan son derece şey olan, mutlu ve memnun olan çok arkadaşım var. Ben de onlardan birisiyim. O anlamda şey durum böyle.

01:43:42 - 12 Eylül’ün Türkiye darbeler tarihindeki yeri

Play segment

Segment Synopsis: EYLEM DELİKANLI: Peki ben size, şimdi siz bize çok uzun bir hayatı anlattınız. Bunun içerisinde çok büyük bedeller ödenmiş, onları dinledik. 12 Eylül devrim fikrine ne yaptı desem? Ne dersiniz?

NEVZAT AÇAN: Devrim fikrine doğrudan bir şey yapabildiğini düşünmüyorum ama bence bugüne kadarki Türkiye’nin yaşadığı darbeler açısından bakılırsa 12 Eylül darbesinin başka bir şeyi var. Diğerleri ideolojik olarak çok fazla bir şey yapamadılar. Yani geldi işte, bir darbe yaptı geçti iki üç yıl sonra işte her şey kaldığı yerden devam etti. Ama 12 Eylül bunlara göre bence çok daha fazla örgütlü, zaten işte diğerleri farklı değil, 8 yıl 10 yıl neyse, 10 yıldan sonra da işte ondan sonraki bir 10 yılı da, hatta şimdi yaşadığımız süreci de örgütleyen bir darbeydi diye düşünüyorum. Bu anlamda evet bizim çok ciddi anlamda gerilememizi neden oldu. Şu anda şartlar hala belli ve gerçekten şey bu anlamda zor günler yaşıyoruz, yani bir şeyleri başarmak için çok ciddi çaba sarf etmemiz lazım. Çok ciddi emek sarf etmemiz lazım ama şu gün yaşadıklarımız dahil her şeyin mimarı bence şey, 12 Eylül. Yani işte Kenan Evren’in boşuna yapmadı mitinglerinde elinde işte Kuran’ı yine ön plana çıktı, imam hatiplerin en çok açıldığı dönemin onların dönemi olması. Yani onlar daha öncekilerden farklı olarak ideolojik olarak da örgütlendiler bu süre zarfında. Bizim açımızdan bakıldığında biraz tersi bir durum var. Bizde 12 Eylül’den önce bulunduğu noktadan oldukça geride bir noktadayız. İşte bu süreç içerisinde anlatırken hep üstünde çok durdum işte Kerim Yaman’ın cenazesini anlatırken, oradakini anlatırken hep oradaki şeyi ön plana çıkartmaya çalıştım, birlik mücadele dayanışma. O zaman bir aradaydık ve güçlüydük. Bu her yere yansıdı vesaire. Şu anda en çok ihtiyacımız olan günlerde eskisi kadar bir arada mıyız? Yani en basit şeylerde bile bazen şey, yeterince gücümüzü bir araya getiremiyoruz. Beraber davranma şeyimizi eskiye oranla çok kaybettik. Yani bilmiyorum, o anlamda evet bize çok ciddi bir şey vurdu, darbe vurdu, bizi çok geriletti ama devrim fikrini, yani yok etmesi zaten böyle bir şey mümkün değil. O türden bir şeyim yok ama bizi çok ciddi gerilettiği somut bir gerçek.

01:46:37 - 12 Eylül Davası

Play segment

Segment Synopsis: EYLEM DELİKANLI: Şimdi 2010’daki referandumdan sonra başlayan 12 Eylül mahkemeleri, 2012’deki, güya işte bu dönemle yüzleşeceğimiz, hesap soracağımız bir sürece işaret edecekti ama bunun sonuçları itibariyle de böyle olmadığını gördük. Sizin o mahkemelere dair fikriniz neydi, bugün nedir? Sizce nasıl bir süreçten geçti 12 Eylül mahkemeleri?

NEVZAT AÇAN: Dediğim gibi konuşmamın arasında da söyledim, 12 Eylül mahkemeleriyle bugünkü durum açısından baktığımda evet

EYLEM DELİKANLI: 80’dekileri sormuyorum ama 2012’deki AKP hükümetinin başlattığı 12 Eylül mahkemelerini soruyorum.

NEVZAT AÇAN: Ha şey yargılamaları kastediyorsun. Ya ben o süreçte başlangıç aşamasıyla sonraki gelişmeleri birbirinden farklı değerlendirmek gerekir diye düşünüyorum. Benim yaklaşımım bu konuda böyle. Sonuçta sürecin bir aşamasında evet önümüzdeki süreçteki taşları döşemek için ve benzeri birtakım şeylerde bulundular, girişimlerde bulundular. Ben mesela kendi payıma 12 Eylülcülerin yargılanmasının önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü bizim hayatımızın belli bir sürecinde ciddi damgası var ve bu ülkede sadece onlar değil hiç kimse şey yapmamış ve kendilerini bir dokunulmazlık zırhıyla, yargılama zırhıyla kuşatmışlar. Bunun ortadan kaldırılması kimin olduğuna bakmadan, bunu kimin yaptığına bakmıyorum, bunlar yapabilirdi, bir başkası yapabilirdi, CHP yapabilirdi veya farklı bir siyasi grup yapabilirdi. Bunun kendi açımdan, o günün koşullarında önemli olduğunu düşünüyorum. Ha yargılandı yargılanmadı o ne kadar başarılı oldu bunlar ayrı bir hikâye ama bu yasal engelin kaldırılması evet benim açımdan önemli. Doğru buluyorum yani.

01:48:32 - 12 Eylül’le hesaplaşabilmenin koşulları

Play segment

Segment Synopsis: EYLEM DELİKANLI: Peki bütün bu konuştuğumuz süreçte işte siz bir sürü insan hakları ihlalinden bahsettiniz, işkencelerden konuştuk, mahkeme süreçleri keza bunların örnekleriyle dolu. Bunlara dair hak savunuculuğunu nasıl yapabiliriz? Mahkemelerden buna dair net sonuçlar almadığımız, alamadığımız tarihsel olarak ortada. 12 Eylül’den hala hesap sorabilir miyiz?

NEVZAT AÇAN: Yani bıkmadan, yorulmadan sürdürmek zorundayız ama yani gerçekten şey, yani şu anda 12 Eylül’deki durumdan bile daha geride durumdayız. Demin de örnek verdim ya 12 Eylül’de bile hak arama mücadelesinde ya da yargılandığınız mahkemelerde toplu olarak hepsinde ya ellerindeki bir kitaba uydurmaya çalışıyorlardı. Bugün geldiğimiz nokta bırak kitaba uydurmayı yapıyor yapacağını ondan sonra da ona uygun kitap çıkartıyor vesaire. Bu anlamda işimiz çok zor. Zaman zaman umutsuzluğa kapıldığım dönemler var mı? Evet var. Evet var. Yani mesela şu son yaşadığımız seçim sürecinde ben mesela kendi payıma beklentimi gerçekten çok düşürmüştüm. Yani Türkiye’de artık herkesin, herkesin nefes alacak bir ortama ihtiyacı var. Bu ortam yaratılması lazım buradan belki başlayarak bir çıkış noktası yaratılır, ama biz o nefes alacak ortamı bile yapamadık ve bugün hala her şey peş peşe geliyor. Zor. İmkânsız mı? Değil tabii ki ama bir taraftan da şey, yani onu gerçekten şu anda ne yapılabiliriz bilmiyorum. Yeni baştan araçlar, yeni bir şeyler üretmek zorundayız. Eski yöntemlerle, eski yaptıklarımızla şey yapamıyoruz. Ben mesela İnsan Hakları Derneği’nde çalışıyorum yıllardan beri ya on yıl öncesinden bu yana derneğin faaliyetleri, çalışmaları, hak arama mücadelesindeki destek, üyelerinin katılımı ve benzeri başlıyorum bir yerden buraya doğru, ilerleme mi kaydettik? Örnek olarak söylüyorum sadece, bütün yerlerde böyle ama, bütün alanlarda böyle. Sendika, ya ülkede sendika diye bir şey kalmadı. Var olan sendikaların üye sayısı belli. Sendikalar, sivil toplum örgütleri, yani son on yıldan bu yana, işte hatta yirmi yıldan bu yana buraya doğru geldikçe gücünü, kitleselliğini, etkinliğini çok şey yaptı, yani çok geriye düştük. O yüzden işte İHD’yi örnek verdim. Ya ben İHD’nin bir sürü etkinliğinde yani inanılmaz katılımlar olurdu. Hak arama mücadelesindeki işte şu andaki Türkiye’deki en şey kurumlardan bir tanesi, en köklü kurumlardan bir tanesi. Ama bilmiyorum yeni yöntemler ne olur ne biter, biraz da artık şey, yeni kuşak belki bizim göremediğimiz, bizim bu ana kadar bulamadığımız yeni yöntemler bulabilir, yeni işler yapabilir, buradan bir çıkış noktası buluruz ama yani iyi bir durumda değiliz. Hak arama mücadelesi anlamında da.