00:00:00Şimdi 1980 Moskova Olimpiyatları'nın olduğu bir yıldı. Babam öyle maç falan seyretmeyi çok sevmezdi ama böyle o zaman da çok az böyle yabancı diziler bir şeyler vardı. Biz çok ders çalışırdık. Böyle deli gibi, bizi çağırırdı, “Gelin bakın televizyona, hadi kızım” diyordu, “40 dakika ara verin, beyniniz dinlensin” falan böyle bize çok böyle yardım istediğimizde falan ders çalıştıran bir insan olduğu için– yani mutfakta başarılı, öğretmenlikte başarılı, ay bir şey olur, mimaride başarılı öyle falan her şeyde olan bir adam olduğu için Leonardo da Vinci diyorum ben ona o nedenle. Ondan sonra... Ama Leonardo da Vinci'de sendikacılık yoktu yani. Tabii o sanatçı... Esprimdir, babam için. Yine Moskova Olimpiyatları’nı, olimpiyatları seyrediyordu yani. Olimpiyatlara çağırdı. Tabii o sırada okul yok. Ben de ne yapıyorsam odada, bir şey yazıp çiziyorum. Ondan sonra şey... Geldim baktım, o zamanki olimpiyatların şeyi Michel'di [Misha]. Ayı Michel [Misha] vardı ya, sembolü ayı Michel'di [Misha]. Ondan sonra olimpiyatlara biraz beraber baktık bayağı. Ondan sonra biz 1977 yılında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği'ydi adı o zaman Rusya'nın. Oraya gitmiştik. 21-22 gün kalmıştık. Orada işte sağlık merkezlerine, tabii babamın bir sürü görüşmeleri falan olmuştu. Hatta [Tercüman Gazetesi] arkamızdan ‘Türkler ailesi Moskova'ya kaçtı’ diye falan yazmış. Orada babamın sigara içmesini saat başına çevirmişlerdi. Yani devamlı içmeyin. Saat geçtiğinde hep çok üzülürüm. Hani keşke daha çok içseymiş diye. Ondan sonra, sevdiği bir şeydi çünkü. Zaten o koruyucu hekimliği orada, onu anlatırlarken orada öğrenmiştim. Ve ben kendime bildiğim bileli onu şu yaşıma kadar hala uygularım. Eşime ve çocuğuma da uygulattırım. Orada şeyi seyrederken, olimpiyatları seyrederken gene çağırdı beni. Yasemin evliydi o zaman. Çocuğu da 1-1,5 yaşındaydı. Biraz beraber seyrettik falan. En son... Koltukta oturduğunu, kendi böyle büyük koltuğu vardı. Böyle oturmazsa, bazen şöyle yan dönüp televizyona öyle bakardı. Yan dönmüş, şey gibi böyle bizim gibi bacaklarını buradan sarkıtmış, öyle bakıyordu. “Bak bak” dedi, işte şey dedi, neyse o söyledi. Ondan sonra yanında da sigara vardı. Anneme de sigaramı söndürebilirsin diye şey verdiği için, izin verdiği için, annem de her geçtiğinde adamın sigarasını söndürüyor bu arada. “Ay dur” diyor, “bir kere çekeyim öyle yap” falan filan böyle. Son öyle kalmış aklımda. Ondan sonra sabahleyin şeyiyle, sesini duydum. Dedi– “Kızım” dedi “gelmiyor musun bugün?” dedi. Ben her gün ondan sendikaya gidiyorum. Ben dedim “Yok babacım, İnci evlendi ya” dedim, arkadaşım evlenmişti. “Onun evine gideceğim bugün” dedim. “Tamam” dedi. “Kiminle gidiyorsun?” dedi. Biz çünkü hiçbir yere kalkıp konamıyoruz, öyle edemiyoruz, bilmem ne falan. Aslında ona yakalandım yani. “Ay” dedim “çok” dedim “erken gideceğim, hemen döneceğim” falan filan dedim. Annem de dedi ki, “ben bindiririm, indiririm” falan filan öyle bir idare etti beni. Ondan sonra İnci'ye gideceğim yani ben o günü. Sonra o dedi ki bana sabahleyin kalktı, kahvaltı ediyorlar. Oradan bir şey anlatıyor, annem devamlı korkuyor ama. “Ay oradan–” diyor karşımızda okul var, babamın yaptırdığı o okul işte. Yani babamın varlıklı insanların katkısını sağlayarak yaptırdığı bir okul insanlara. Babam diyor ki işte– “Buradan” diyor annem diyor “Damdan” diyor “seni vururlar” diyor “çıkarlar” diyor. Ya diyor ki babam “Bir ordunun içinde olsan vuracaklar kafaya koydularsa. Sen ne diyorsun? Adam niye dama çıksın?” diyor. Gözü yaşarana kadar da gülerdi böyle anlatırken annemi. Öyle bir dili konuşuyorlar. Ay oradan diyor, damdan diyor, annem bilmem ne diyor. İşte o da diyor ki “Domatese bak, domatese, Sabahat” diyor, “çok güzel” diyor. “Yarısını yedim, yarısını da sen ye. Bu–” diyor “niye gelmiyor, o da yesin” falan diyor. Ben de diyorum “Yok baba” diyorum, bilmem ne falan filan derken babam kalktı. Çünkü şöyle bir balkondalar. Balkona, balkon şöyle. Karşıdaki o okula bakıyor. Balkon, buradan salon geliyor. Buradan benim odam geliyor. Şuradan ablamın odası geliyor. Ama o anda artık babamın çalışma odası orası. Ablam evli olduğu için. Şuradan da mutfak geliyor. Yani balkona dört tane birden şey açılıyor, kapı açılıyor. Ama balkon şöyle bir balkon yani. Orada masa var. Orada kahvaltı ediyorlar. Ondan sonra, ''Gidiyorum'' dedi. Böyle camı çağır– hatta kapım açıktı, şöyle açıbı verdi, öyle çalınca. ''Ay tamam babacığım”dedim, ben gidiyorum'' dedi. Çıktık, gönderdik. Asansöre bindi, indi. Çıktım, ben şey, balkondan bakıyorum. Annem de o arada yandaki odadan bakıyor aşağıya. Biz el sallamadan, annem zaten şey gibi, böyle dedektör gibi arıyor, gözlerinden tarıyor. Ondan sonra, orada o turuncu arabayı demek ki o sırada görmedi. Yani ben tabii vurulduktan sonra onların bindiği anda gördüm. Turuncu Renault. O bir silahlar patladı üçü birden. Çapraz ateşe aldılar. Aslında babam arabayı çalıştırdı. Yanına o polis memuru Ali Birsev oturdu. Ondan önce İlyas Polis diye bir polis vardı. 13 yıllık Pol-Der’li bir adamdı. Çok yetenekliydi. “Başkan, ben sizi bu Kırıkkale ile koruyamam” dedi. Bir başka bir marka, Smith Wesson mu ne, öyle hatırlıyorum, bir marka tabanca istedi. O tabancayı istediğinde adamı görevden aldılar. Yeni bir buçuk aylık polis memurunu babama verdiler. Çocukcağız tabii kapıyı açtığı gibi kendini orada arabanın park ettiği, dikey park ettiği yerde bakkalın önündeki çimenlere attı, haklıydı. Omzunu sıyırmış, vurulmadı da. Onu iyi yapmış yani. Sonra gelip doğru düzgün şey yapamadı da, tanıklık yapamadı. Yıllar sonra zorla söküp bulup getirdiler bir yerden, neyse artık. Bakkal da tanıklık yapmadı yani. Ondan sonra göz göze geldik. Bunlar üçlü çapraz ateşe aldılar. Aldıktan sonra ikisi o Renault'a doğru tam babamın arabasının arkasından biraz daha böyle on– beş metre gibi yukarıya park edilen Renault. Öteki ikisi biri buradan bindi, biri yana bindi. Bir tanesi arabayı kullanıyor. Bu Ünal Osmanağaoğlu da. Şimdi onlar böyle şey yaparken demek ki hani o filmlerdeki gibi göz göze geldik. Beni o kadar iyi tanıyor ki yani. Ondan sonra göz göze geldik. O durdu. Babam herhalde o sırada kıpırdadı arabanın içinde. Zaten araba da biraz böyle şu kadar kaymış yani şöyle. Geriye doğru, hani eli anahtarın oraya düşmüş çünkü. Ondan sonra bu bir daha takır takır yaptı, şey yaptı, taradı. Ondan sonra gitti arka kapıyı, arka kapı böyle tam hani trak diye açılır ya, öyle açmadı da şöyle örtüşük bırakmış arabayı, açtı, bindi. O yukarı çıkarken aşağı polis aracı indi bir tane yani. Ama onları hiç kimse durdurmadı. Öyle onlar çıktılar gittiler. Zaten gecesinde o tarafta bir yerde dermiş Güngören'de. Orada temizlemişler çarşafın üstünde şeyleri, silahları. Ondan sonra valla ben yalın ayak merdivenden indim aşağıya. Annemi karşı komşumuz asansörle indirmiş. Ondan sonra ya arkamızda bir banka vardı, oradaki jandarma bile uzaktan böyle, jandarmanın bile elini böyle takmış bakıyor yani yanına bile gelmiyor, nasıl bir şeyse. Ondan sonra, sonra birisi geldi kapıyı açtı. Kapıyı açtı ama yani oluk halinde, vücudunda kan akıyor. Ben vücudunu değil, canlı o sırada görüyorum. Bence o katilin gördüğü de o, son. Sonrasında katil onu görmese öyle çünkü bir daha taramazdı yani. Şuradan girmiş, sağ şakağından. Sol arka kulağından çıkmış, çok net. Yani o çığlıklarımın arasında o kadar net gördüm. Şuradan girmiş, şuradan çıkmış. Şurasından böyle iki tane kan sızıyordu. Burasından da böyle kan sızıyor. Ama vücudundan dalağı falan parçalanmış. Yani oluk haline kan akıyordu. Olduğu yere, yani zaten böyle açtığımızda– Apartman görevlimiz de kendisi de sendikalı olan bir Ehlivan Tuncer amca. Onun oğlu, büyük oğlu Semih abi bacaklarından, apartman görevlimiz Arif abi kollarından tuttular. O zaman Merter'in ana yolu böyle çok kalabalık değildi. Arada araba geçiyordu. Bir tane minibüs durdu. Minibüs arka kapısını açtı. İçinden kasalar attı. Yoğurtçu minibüsüymüş. ''Ay başkanımı vurmuşlar.'' diye adam çığlık çığlığa bağırdı. Annemin kucağına yatırdılar. Beni almadı adam, itti böyle. Herhalde o nedenle 45 senedir, 44 senedir söylüyorum, kimse beni bulsun diye. Aslen elektrikçi olan biriymiş galiba. Bir yerde okudum fakat hiç ulaşamadım kendisine. Ay başkanım o, adam nasıl üzüldü ama yani babamı tanıyan ve seven biri. Ondan sonra başını annemin kucağına verdiler, ayaklarını Semih abiye verdiler. Semih abi çok uzun süre psikolojik tedavi gördü tabi. Disk’in önünden, bizim evimiz arasında 100 metre vardı. Disk’in önüne geldiğinde vücudu atmış yani. Bütün sinirleri gevşemiş, atmış bacakları. Annem hep öyle anlatırdı. Atmış, annem de tabii çığlık çığlığa, ölmesin diye. Ondan sonra orada ölmüş. Yani annem yakın diye Çapa’ya götürmek isterken Semih abi de Samatya– Mücahit Akmanoğlu vardı başhekimi. Sonra o Florence Nightingale'deydi. Şu anda hala var mı bilmiyorum. Uzun, yakın zamana kadar vardı. Mesela onunla hiç görüşmek istemedim bir daha. Çünkü annemi hastanede– Samatya'ya devam etmişler. Semih abi öldüğünü anlamış. Hani Çapa'ya daha yakına gitmeye gerek yok. Annem de yakına daha yakına götürmeye çalışıyor. Hani arkadaşının yanına götürmek için oraya götürmüş. Yani biz arkasından bir araçla Şükran Soner, ablam, ben, bir de ablamın o zamanki eşi, ex-eşi diyoruz. Araba ile hastaneye gittik. Hastanede annem çok ağlıyordu, üstü başı kan içindeydi. Sonra Mücahit Amcanın odasına geçtik, başhekimin, Akmanoğlu'nun. ''Gidin kızım eve, çok ağır bir ameliyat, kaç saat süreceğini bilmiyorum.” dedi. “Dalağı falan her yere parçalanmış, ameliyata aldırdık.” dedi. “Siz giderseniz” dedi, “ben de rahat edeceğim, ben de ameliyata gireceğim.'' falan. Sonradan kendisiyle birlikte çalışan bir hekim söyledi. Erdal Atabek de o zaman iç hastalıkları doktoruydu orada. Babamın da çok yakın arkadaşıydı tabii. Mücahit Bey demiş ki, “Ay” demiş ki, “benim de çok yakın arkadaşım ve şu anda çok üzgünüm, çok gerçekten üzgünüm. Eşine söyledim, çocuklarına söyleyemeyeceğim, götürün buradan.” demiş. Bizi eve getirdiler, ablamla ikimizi. Ondan sonra, biz gitmek istemiyoruz ama zorla. Şöyle bir şey oluyor, Eylem Hanımcığım, aslında öyle bir taramadan sağ çıkamayacağını biliyorsun. Yani araba içinde, kıstırılmış, üçlü çapraz ateşi altında, duruyor, kıpırdadığı anda, Ünal Osmanağaoğlu olduğunu öğrendiğim kişi tarafından sonra tekrardan, öbürküler de Abdülsamet Karakuş ve İsmet Koçak, Aydın Eryılmaz da arabayı kullanan. Ama işte bunların arkasında, background’unda Aydın Essi falan böyle işte o adresi bulmuş, o tutmuş, bu dağa götürmüş falan öyle bir sürü tipler de var iddianamede, kendi anlattıkları isimler. Oradan sağ çıkması mümkün olmadığı halde yine de ameliyatta olduğuna inanmak istiyorsun. Aa diyorsun, tamam şu anda operasyon. Mücahit amca da bu işi iyi biliyor, bütün hastanede babamı tanıyor. Onu yaşatırlar yani böyle. Orada adamın ayağına, annem gitti diye bağırıyor, ben annemin ağzını kapatıyorum. Hayır ölmemiş, öyle bir şey söyleme diyorum yani. Kapatıyorum falan. Belki de oradan, tabii şimdi olsa çıkaramaz beni kimse de, belki de oradan gönderilmek değil o, kaçmak. Yani mesela eve geldik, yani bütün Mertler tabii kapatıldı ama yani evimiz, apartmanımız 26-26, 52 haneli bir apartman. Bizim bulunduğumuz A kapısı ve B kapısı var. Bütün apartman insan dolu. Sokaklar insan dolu, her yer, jandarmalar çevirdi her tarafı falan. Ondan sonra polis, merdivenlerden çıkamıyorsun, inemiyorsun yani insan dolu bütün merdivenler, dördüncü kattayız, her yer insan dolu. Bir tane bu Demet ablanın babası, Kamil Bey amca, o da yok şimdi, babamın çocukluk arkadaşının arkadaşıymış. Tesadüfen, bir de sonra öyle bir şey de oldu yani. O geldi, “Yavrum” dedi “başınız sağ olsun.” Adamı ben bir ittirmişim başsağlığa dileyince, o merdivenlerdeki insanların üstüne düştü adam. Yani babamın öldüğünü biz kabul etmiyoruz. En sonunda ya 11'de ya 12'de hastaneden ne zaman döndük bilmiyorum haberlerde dedim ki ben “Radyoyu dinleyelim Yasemin” dedim. İki kardeş yatak odasına geçtik ve radyoyu dinleyelim dediğimde çevremdeki insanların, “Tamam artık ellemeyelim, ne yapıyorsalar yapsınlar, duysunlar, duysunlar artık” dediğini duyuyorsun. Gene de radyoyu dinleyeceğim ama. Hani belki de değil yani. Sonra radyoyu açtık, radyoda bir kadın haber okuyordu. Dedi ki, “Merter’de evinin önünde silahlı saldırıya uğrayan Disk’in kurucu başkanı ve Türkiye Maden-İş Sendikası'nın Genel Başkanı Kemal Türkler öldü” dediğini hatırlıyorum. Hani böyle filmlerde yankı yapıyor. Hakikaten yapıyor öyle. Bayılmışım zaten. Yani hala kabul edememek o evrede gerçekten enteresan bir şey. Hala bazen onu düşünürüm mesela. Şunu düşünürüm yani. Ay diyorum ki acaba diyorum son diyorum, durup vurmasa belki durup vurdu, son kafasından vurdu. Vurmasa kafasından, vücudundan. O zaman da annem diyordu ki böyle çok tartışıyorduk, konuşuyorduk, ağlaşıyorduk annemle ikimiz. Yani ikimiz tanık olduğumuz için olaya. Diyordu ki “Kızım öyle baban, o, engelli yaşamak istemez o şekilde” diyordu yani. Bütün vücudu her yeri gitmiş. Bir tek aklı duruyor yerinde. Onu da istemezdi yani falan filan diye. Böyle şeyi buluyorduk. Ne bileyim böyle işte değişik değişik şeyler düşünüyorduk. Sonra tabii hayatımızın az babalı ama çok kaliteli bir babayla geçen dönemi bitmiş oldu. Bir tane gözüm kör oldu mu deniyor öyle. Falan– oluyor hakikaten öyle. Yani gidiyorsun. Annem de çok genç. Yani 42 yaşındaydı. 41-42 Arası. 42'ydi. Bak o çok genç yani. Düşünsene benden– ben 63 yaşındayım şu anda. Annem benden 21 yaş küçükken kocası öldürülmüş gözünün önünde. 42 çok genç, 42'de çok aktiftik hepimiz. Hala aktifim yani. Ay nasıl kadın yani gene de başarabilmiş. Hiç bırakmadı. İşçi sınıfı, işçi sınıfı hep onlarla beraber. Ben diyordum “Gene bıyıklılarla buluşmaya mı gidiyorsun anneciğim? Selam söyle. Nilgün bıyıklılara selam söyle dedi dersin” diyordum. Hepsi tanıyor ama bir grup var, onlar beni. Öyle hayatımın en büyük gediği açılmış oldu. Yani bir daha hiçbir zaman kendimi çok çok çok mutlu hissetmedim. Bunu açıklıkla söyleyebilirim. Kimse alınmasın lütfen. Birlikte yaşadığım insanlara bir saygısızlık olsun diye söylemiyorum. Tabii ki onlarla olan yaşamım güzel olmasa devam ettirmem mümkün olmazdı ama başta eşim olmak üzere– Ama bir daha hiç tam olmadı. Mesela 2015 yılında, 77 yaşındaydı annem. Parkinson tedavisi görüyordu. Son 3,5-4 yılını, önce benim evimi aldık, sonra benim evimde olmadı. İstemedi, Yugoslavca çok sinirlenince– kendi evine benzeyen bir ev bulduk. Bizim oturduğumuz semtte ablamın, benim, Ece'nin okulunun, Demet ablanın hepimizin tam ortasında gece beş, dört, üç hepimiz çok güzel böyle bir koordine olarak yani yemeklerini yediriyoruz, o giriyor, o çıkıyor, o giriyor tabii yardımcılarımız da var. Annemize iyi bakmak için bütün olanaklarımızı kullanarak çok iyi baktırdık ona. Annem mesela 77 yaşındaydı. 77 yaşa da bu gün için genç diyorlar. Ondan sonra bana göre kâfi de yani genelde kâfi yani. Ama bir hastalık sonucu ve çok iyi bakılarak mesela hayatını kaybetti. Yani ben annemin, annem mesela 25 Temmuz babamın toprağa verildiği gün ölmeyi seçti diyorum ben hep. Annem 3-4 gün elini uzatıp babamla konuştu mesela. Ay diyorum ki Allah'ım diyorum söyledikleri gibi bir şeyler var herhalde diyorum yani yanında, düşünsene gece yanında oturuyorsun diyor ki “E hadi Kemal gelecektin, arabayı almaya gittin, niye gelmedin?” falan diyor. Yani buraları kullanma istersen de… Ondan sonra yani böyle kadın– ay ben dedim ki 22 Temmuz’da ölecek herhalde dedim böyle Temmuz ayına girdik ilk yarıyı da geçtik. Böyle giderek artık mamaya falan bağlandı. Ondan sonra mesela hep onu çok normal karşıladım. Düşünsene geliyor hemşire, iğnesini takıyor, o başında bekliyor, diyorum ki “Git, ben alıştım artık, çıkarırım” diyorum bilmem ne. Çıkarırken ilk çıkardığımda ben bayıldım ama sonra alıştım yani. Onu gönderiyorum. İki tane zaten devamlı dört tane dönüşümlü var. İki acil bakımcısı var. İki tane yara bakımcısı var. Aman yara olmasın bir yeri. Bir şeyler sürüyorlar geliyorlar bilmem ne. Yani çok güzel organize olduk. Ben annemi hastaneye vermemek için ben çok büyük bir çaba sarf ettim. Onun kaldığı evin salonunu bir hastaneye çevirdim. Ablam da nöbet tutarken çok büyük destek oldu. Destekli zaten ikimizin idaresinde gitti, Yasemin. Dediğim gibi mesela annemin nöbetleşerek çok kalabalık bir orduyla çok güzel baktığımız için mesela onda gözüm hiç arkada kalmadı. Ama ben– babam da mesela yaşasaydı ne bileyim ben ona bakmak isterdim. Çok güzel yemek yaparım. Kimse inanmaz ama çok da güzel yemek yaparım. Mesela babam da böyle ağız tadına düşkün bir insandı. Kendi de mutfağı severdi. Ne bileyim, mesela babama da hasta olmasın ama öyle bakmak isterdim. Mesela benim dedem hasta olmuştu. Annem bakmıştı. Ben çok küçüktüm. Diyordum ki, ay diyordum, ileride babam hasta olursa ben de ona bakarım annem olmazsa diyordum. Mesela anneannem ondan önce ölmüştü. Mesela ne bileyim, yaşım ilerlemiş olsa da hala ona özlem duyuyorum. Ama mesela annem de öyle olmadı. Ona bakabildim ya. Bakabildim, baktırabildim. Bütün imkanlarımı kullandım. Doktorların, sırası geldi doktorunun muayenehanesini kapattırdım. Şey yaptım, başında 72 saat kendi öz doktorlarına nöbet tutturdum. Mesela bir uyuyordu, uyanmıyordu yani. Anladın mı? Ay Allah'ım neler yapıyoruz uyanmıyor. Ay Sabahat, Sabahat. Ben ona Sabahat derdim. Babama da Kemal derdim. Kemal'cim, Sabahat'cim. Ay Sabahat hani diyorum çocukluğumu hatırlasın. Kalksın kalkmıyor. Tabi onda evdeki nöbet tutan doktor da bir şey yapamıyor. Mecburen ambulansla götürüyorduk. Hastanede bir şey yapıyorlardı. Kalkıyordu yani. Nasıl oluyorsa da bilmiyorum. Ama anneme her şeyi uygulayabildim yani. Bir tek şeyden kızdım ona. Ben onun çok öncesinde onu teşhis ettim. Benim– çok iyi gözlemciyimdir. Beni dinlemedi, geç doktora gitti. Yani benimle... birlikte gelmesini isteyerek kendimde bir hastalık varmış gibi nöroloğa götürüp teşhis koydurdum. Onu ameliyat şey, onu şey yaptırmadan, muayene ettirmeden çok iyi bildiğim bir nöroloğa götürdüm. Yani onu daha doğrusu babamın zamanında çok fena oldu o tabii. O zamanki Metin Benoğlu evimizde çalıştığı yere gidiyorduk evimize de gelmişti herhalde annemi takip eden ve ben onu yıllar sonra annemi gene ona götürdüm hani annemin altyapısını biliyor diye ama kendim psikolojik yardım alıyormuşum gibi yaptım. “Anne seni de çağırdı. Beraber konuşacağız.” falan diye götürdüm Dedi, “Nilgüncüm, Parkinson” dedi. “Bunu ona söylememiz lazım” dedi. Sonra işte adam konuştu tabii. Bir buçuk saat falan attı beni dışarıya. Bir buçuk saat sonra annem sakin çıktı. Ama ilaçlarını içmemiş. Yani... Mesela ben giderdim, hep babamın çalışma odasına dalarım. Kapı kapalı. Kız açsana, bir gireyim bakayım neyi, nasıl falan. “Ay, elleme, yeni temizledim” falan dedim. Meğer bütün ilaçlarını orada biriktirmiş yani. Evini sonra toplamaya gittiğimizde bir baktık. Tüm ilaçlar orada, yani kendisi elimize düştüğünde artık evini tabii aldık getirdik, onun evi gibi bir ev bulduk. Parkinson'da demans, Alzheimer gibi olmuyor. Bir demans giriyor, ondan sonra çıkıp gidiyor. Çok normal böyle ilişki kurabiliyorsun. Önce bu ev senin diye yutturduk, ondan sonra da kendine geldi, önce “Nilgün” dedi, “bu ev benim evim değil, eşyalar aynı ama…” falan dedi. Ben de izah etmiştim o zaman. Yani seçimler vardı hatta 2015'te CHP, şimdi 3. bölgeyi yönetiyordu o zaman. Karayalçın'la birlikte yönetmişlerdi ya o seçimlerde. O aşağıda CHP'nin çadırı vardı. Onların marşlarını falan duyuyordu. Biz de tabii hastane yatağı almıştık onu. Onu hemen camın yanına sürüyorduk. Onu kaldırıyorduk böyle. Oradan görüyordu. Sesi açtırıyorduk. Gidiyorduk, birbirimize söylüyorduk falan. Böyle güzel. Ona her şeyi yapabildim ama babama karşı da, bir anneme doymabilmişim demek ki. Ama babama karşı olağanüstü bir doyumsuzluğum var yani. Kaç yaşıma gelirsem geliyor. Yani hani mümkün olsa adam anıt mezarının içine yatıyor olmasa, hani şeyi beni ilgilendirmez, kız çocuk babaya verilmez, oğlan anaya verilmez falan beni bağlamaz, babamı da hiç bağlamazdı. Yani babamla buluşmak isterim falan yani. Annem de onun hemen paralelinde ama yakınında böyle. Ama babamla ilgili sıkıntım çok büyük yani, onu çözemiyorum. Çözemeden de gideceğim, bu saatten sonra da çözmeye gerek yok zaten. Öyle beraber gideceğim yani. Hepsi tanık oldu. Bakkal, kuruyemişçi, bakkal İsmail abi, Necati, Necmettin, sana söyleyeyim yani kuruyemişçi. Mustafa abiydi galiba. Ondan sonra onun yanındaki bozacı, kuruyemişçi, hepsi gördüler. Görmemeleri mümkün değil ki. Toplumdaki sessizlik toplumu bugün geldiğimiz hale getiriyor memleketi, ülkeyi. Yani bu hale getiriyor. Sessiz kala kala. Yani orada mesela ben bu o kadar güzel bir soru sordun ki. Yani ben bu duyguyu o kadar çok yaşıyorum ki. Düne kadar katıldığım pek çok eylemde, destek verdiğim pek çok yerde hep böyle içimden süzerim, bakarım. Keşke sen de bana gelseydin derim. Açık yüreklilikte söylüyorum. Belki bana gelseydi bugün o durumda olmayacaktı diye. Ve bütün bunların hepsi nokta, nokta, nokta birleşiyor, kocaman bir küre haline geliyor. O kocaman küre haline gelen bütün kötülükler, senin suskunlukların o kötülüklere yenik düşüyor. Onun sonucunda da bu ülkenin içerisinde isteyen istediği gibi top oynuyor. Bunlara da müsaade ediyorsun. Ay evet ama yetmezler. Ay bilmem neler. Yani bunlara da müsaade ediyorsun. Ay ben 10 kere ona oy verdim. On birincide vermeyeceğim. Sen artık 10 kere oy vermişsin. On birincide versen ne olur? Vermesen ne olur kardeşim? Bak ben kendimin 40 yaşımdan beri ziyan olan yaşıma acıyorum. Şu 20 sene önce doğan çocuğa acımaz mısın? Ne zaman bir daha bu yaşları yaşayacağız, geri döneceğiz? Yani ne zaman o yaşlarımıza geri döneceğiz? Ne zaman biz keder, elem hissetmeden ülkemizde rahat yaşayabileceğiz ki? İşte o gün orada susan o bakkal, orada susan o kuruyemişçinin, orada susan o anamın memleketlisi Makedonyalı bozacının, kuruyemişçinin hepsinin çocukları bugün mutsuz, torunları bugün mutsuz. Belki de gidebilen dışarıya gitti, gidemeyen gitti. Sen dün gelip, o zaman gelip tanıklığını yapsaydın. Biri diyor ki alt kata inmiştim, mal çıkarıyordum. Öteki de diyor ki üstte çıkmıştım terasa. Bari dedim ki bir gün yani, ayıp dedim, bari deyin ki korkuyoruz, yapamıyoruz deyin. Ya şu kadar elinize büyüdük dedim. Ben kimseye dedim bir şey söylemiyorum. Yani benim altımdaki iki katını da görmemesi mümkün değil. Çünkü bakkalla babamın arabası o kadar yakın ki, yani arada seninle olduğumuz kadar neredeyse bir mesafe var. Şöyle söyleyeyim, iki metre gibi diyeyim biraz daha fazla, o iki metre de çimen, polisle atlayıp kurtulduğu çimenlik. Orası hani şöyle demirle çevirmişler. Babamın arabası da o çimene şöyle parklı zaten. Senin oradan benim şöyle gelip üç kişi beni öldürüyor burada, görmemen mümkün mü şu anda yani? Mümkün değil. Bir de devamlı kapının önünde çekirdek çitleyen adamlar bunlar, sohbet ederler, biliyorsun esnaf öyledir, eski esnaf. Yani dolayısıyla hiçbiri konuşmadı. Tabii ben sonrasında Merter’den annemin yanından ayrıldıktan sonra evlenerek bir daha mesela hani annene oturmaya gidersin ya bir daha gitmedim oturmaya. Çok zorunda kalınca böyle artık beni kandırmak için akraba günü falan yapıyorlardı ondan sonra. Anneme dedim ki “Hiçbir şey yapma” diyordum. Ben giderken bir yerden topluyordum, götürüyordum. Hemen diziyordum masaya. Ondan sonra çok geç gittiğim için de çok kızıyorlardı bana. O kadar zorlanıyordum mesela. Anlamıyorlardı demek ki, neyse. Hemen oraya diziyordum. Herkes ne yiyorsa yiyordu. Ondan sonra ay dedim işte şu diyordum, bu diyordum bilmem ne. Hemen vın kaçıyordum yani. Sonra onu da yapmamaya başladım. Zorlanıyorum belki de Metin abinin ya da diğer yardım aldığım psikiyatrların etkisiyle. Ondan sonrasında hiç Merter'e gitmemeye— Yani ben, Merter'e en son, bazen eylem yapıyorlar, ona da gitmiyorum tabii yani zaten. Babamın ölüm yıldönümünde anma yapıyorlar. En son valla seneler önce Yasemin Öğmen, Viyana için, Viyana'da onların yerleri. Orada bir belgesel çalışması yapıldı. Onlarla böyle bir belgesel çalışması yaptım. O nedenle gittim annemin evine. Annem sağdı, düşün yani. Sonra Merter’e yok, ben hiç sevmem Merter’i. Hani baba evi derler ya, baba evini saklayalım, şöyle mi yapalım? Yok, babamın müzesini Bostancı'da Birleşik Metali Sendikası'nın orada yapıp belli bir takım eşyalarını oraya verdim tabii ki. Yani kullandığı dikiş makinesini bile, hayatında terziliği de var çünkü. Ondan sonra ama baba evi değildi benim için. Zaten iki kardeş en iyi anlaştığımız şey, annemin ölümünden sonra, tabi annem daha yaşıyorken 4-4,5 sene bizim olduğumuz semtte şey yapmadık, evini kapattık öyle, haftada bir sadece temizlettirdik. Ondan sonra onun dışında bir şey yapmadık. Annem öldükten sonra belli bir zaman geçti. Ablam dedi ki ne yapacağız bunu? Hemen satalım dedim. Hemen sattık. Gitti. Yani benim için babamın ölüm yeri orası. Hiç gitmek istemem yani asla. Mecburen geçtiğim olmuştur ama asla o eve bir daha gitmek istemedim. İstemem yani. İstemiyorum. Orada oturanları bile görmek istemiyorum. Görmedim de zaten, istemedim hiç. Hiç. Elinde büyüdüğüm insanlar vardı, görmedim, istemedim. Sabaha karşı 3 ile 4 arası telefonumuz çaldı. Teyzemin oğlu var, o yarbaydı. Paşa pardon o zaman yüzbaşıydı Hikmet abi. Öldü, yok şimdi. Işıklarda uyusun o da. Ondan sonra anneme bir şeyler anlatıyor. Sonra beni istedi. “Abicim” dedi, şey dedi, “merak etme” dedi, böyle dedi, şey dedi, işte “darbe gibi bir şey oldu” dedi, “ortalama bir şey” falan filan, nasıl, ben sağ mı sol mu, nasıl bilmem ne falan diye sorarken, “hadi canım” dedi, “ortalama bir şey” dedi, bilmem ne falan dedi, kapadı. Asker olduğu için, haberi olmuş. Sonra çok kısa bir zamanda annemle beraber, Beşiktaş'taydı onun yeri. Oraya gittik, orada çok üst rütbeli askerler vardı. Hepsi 12 Eylül Darbesi’nin bilerek, babamın öldürülmesinin bilerek 12 Eylül Darbesi’nden olduğunu, 12 Eylül Darbesi’ne götüren en önemli taşın da, babamın öldürülmesi olduğunu söylediler. Çünkü Kemal Türkler’in hapiste olduğu zaman da dışarıyı nasıl idare ettiğini biliyorlardı, ediyordu evet. O nedenle işçileri ayağa kaldırır, eylem yaptırır diye, işte solun yükselmesine çelme takmak, yok etmek için ortadan kaldırıldığını asker bile söyledi yani. Çok büyük bir cenaze töreniydi gerçekten. Çok yaşlı insanlar, “Bir Atatürk'te böyle gördük, bir de Kemal Bey'de insanların bu kadar duygulandığını gördük” dediler. Ondan sonra babamın cenaze gününde bile öldürülen insanlar oldu, işçiler Kadıköy yakasında. Annem onların da cenazesine gitmişti o zaman. Ama buna rağmen büyük bir cenazeydi. Ben mezarın hatta nereye defnedildiğini anlamadım. Defnedildiği anı falan hep izledim de. Yani o kadar çok kurşun yarası alıp, sizin de bildiğiniz o yüzüyle hala o kadar sade, kirpikleri, yüzü bembeyaz, hani başından, sağdan girmiş, soldan çıkmış bir kurşuna rağmen, çok güzel bir insandı babam, çok yakışıklıydı. Hem de akıllı ve mantıklı bir insan tabii. E, lider... “Beni öldürseler de, aldığım hiç– işçi sınıfı için aldığım hiçbir karardan geri döndüremezler.” demişti. Onu öldürdüler. İşçi sınıfı özellikle kendi jenerasyonu ve şimdi bilinçlenmeye başladığını gördüğüm bir kesim de var. Çünkü ben devamlı okumalarını söylüyorum. Yani bütün gençlere yakın tarihi hangi alandalarsa önce o alanın yakın tarihine sonra genişleyerek böyle yakın Türkiye tarihine doğru gidin diye söylüyorum. Çünkü sokakta cumhuriyetin kaç yılında kurulduğunu bile bilmeyen çocuk var biliyorsunuz. Yani genç, büyük insanlar var. Hayrete verici bir şey yani. Yakın tarihinizi okuyun. Sizin en iyi sendikacınız kim? Sizin en iyi şairiniz kimmiş? İşte o kimmiş? Hepsine bakacaksın yani. Bilmiyorum, okumuyorlar da. Ama bir kesim var böyle meraklısı. Onlar da beni buluyorlar. Ben de onlara, onlarla ilişki kuruyorum yani. Yardımcı oluyorum ne soruyorlarsa. Yazık bir şey sormak için bilmem ne öyle şey yapıyorlar. Kitap gönderiyorum, öyle bir şey yapıyorum. Ama babamın jenerasyonu bir daha gelir mi, oluşur mu? Oluşur belki, oluşur ama ben kendi adıma görür müyüm bilmiyorum. Yani bilemiyorum. Ece bile görmez herhalde. Böyle giderse eğer sizin en başta söylediğinize geliyoruz o zaman, yani işte o bakkallar, kuruyemişçiler susmasaydı, bir başkasının olayında bir başkaları susmasaydı, zaten bugün bu durumda olmazdık yani. Ondan sonra birileri birilerine peşkeş çekmeseydi. Birileri bugün düştüğü duruma bakarak geçmişte başka birinin düştüğü aynı durumda o kişiye bütün çekleri açık vermeseydi, istediği gibi onun için maddeler değiştirmeseydi, olmasaydı bu olmasaydı bugün bu duruma gelmezdi. Ama bugün bu durumdayız maalesef. Yani maalesef bu durumdayız. Susmaya devam edenler, şimdi mesela dün Çağlayan Adliyesi’nin önünde “Susma sustukça sıra sıra gelecek” diye bağırıyorlardı, slogan atıyorlardı. Evet doğru yani öyle ama bana göre yeterli kalabalık toplanıyor mu? Toplanmıyor. Yani az önce 1 Mayıs örneğinde verdiğim gibi. Olmuyor mesela ben– olmuyor genel başkan gidiyor heyetle polisle görüşüyor, ay biz buraya geçmek istiyoruz her sene kaç sene oldu artık ya dedim ki ya bu arkamızı doldurun yürüyelim veyahut da bu ne böyle gidiyorsun yalandan öyle ondan sonra hop bir bakıyorsun ana kadroyu uçurmuşlar orada millet gaz yiyor. Öyle bir şey var mı ya? Olur mu öyle şey? İşçiler yerlerde yazık, gelen kemik bir kadro var onlar yerlerde gaz yiyor Hanımefendiler, beyefendiler tüymüşler. Öyle bir şey yok. İyi günler o zaman yani. Yani mücadeleden hiç vazgeçmeyeceksiniz, ana cümlemiz. Mücadeleden vazgeçmedik. Ne yaptık? Bizim davamız da zamanaşımına uğratıldı. Tip’lilerin de şeyinden kurtarıldı, yedi Tip’li çocuğun. Zaten onun bir sürü eylemleri vardı. Onun gibi de zaten bir sürüsü var. Ama ne yaptık? AİHM'e gittik. AİHM'de yani avukatımız o an itibarıyla Ergin Cinmen. Hem Adalet Bakanlığı’na 15 yıl yargılamadığı için, sürdürdüğü için, 19,5 yıl yakalamadığı için de İçişleri Bakanlığı'na dava açtık ve bizim lehimize sonuçlandı. Lehimize sonuçlanan şeyler de olabiliyor. Dolayısıyla ben şöyle diyorum. Çok güzel bir ülkeye sahibiz. Çok çok daha güzel sahiptik de. Yani çünkü sadece ruhen, fiziken kendimiz çökmüyoruz. Aynı zamanda ülke değerlerimiz de çökertildiği için yani işte havasından, suyundan, doğasına, denizine kadar pek çok şeyimiz, madenlerine kadar çökertildiği için malımıza sahip çıkamıyoruz gibi bir durum oluyor. O nedenle ben ülke topraklarına her anlamda, hem çevrecilik hem siyasi anlamda hem kendi ülkenin değerleri anlamında sahip çıkılmasını çok değerli buluyorum. Gençlerin az önce söylediğim gibi yakın tarihlerini inceleyerek başlayıp, kendilerine işte Atatürk gibi insanları okuyup, Nutuk’u okusunlar en azından ben artık buna razıyım. Yani sadece Nutuk’u okusunlar. Ondan sonra belli alanlarda belirmiş insanların, örneğin kendi ülkesinde sendikacılık alanında Kemal Türkler’i inceleyebilir. Yani ne bileyim Küba'da Che’yi inceler. Her yerden böyle liderleri incelesin, neye önem vermişler, ne yapmışlar? Bir ülke bu hale geldikten sonra kendine gelir ve elbette gelir. Neden gelmesin? Eğer gençler bilinçlenirse, okursa, yakın tarihini öğrenirse, en önemlisi örgütlenirse, tabii ki hiçbir şeyin altından kalkmamak mümkün değil. Korkutulmak, ürkütülmek... Tabii ki böyle durumlarda bütün ülkelerde bu şeyler başına geldiği zaman insanların, yapacağı hareketler maalesef bunlar. Yani biraz seçerek konuşmaya çalışıyorum ama bulduğuna da atlamayacak ama biraz da akıllı olacaklar kendi gelecekleri. Eğer ileride çocukları olacaksa çocuklarının gelecekleri en önemlisi ülkelerinin gelecekleri için ülkeye sahip çıkıp örgütlenip hep birlikte doğru yolu bulmaya çalışacaklar. Bunun için ulaşılması gereken insanlara ulaşacaklar. Doğru yerde örgütlenecekler. Doğru yerde doğru hareketi yapacaklar. Ay bugün bana hiçbir şey olmadı diye beklemenin hiçbir şekilde kendilerine bir fayda sağlamayacağını artık bilecekler. Çok yakın tarihimizde benim çok iyi bildiğim arkadaşlarımdan, uyardığım arkadaşlarım bile oldu. Şu yetmez ama evet hikayesine mesela. Bak ne büyük bir ders. Ders değil ne büyük bir kayıp. E ne yapacaksın bundan sonra geriye dönsen? Kaybettiğimiz şu kadar yılı geriye alabiliyor muyuz? Alamıyoruz yani. Ben, ben şimdi mesela babamla 18 yıl kadar yaşadım. Bunun çok büyük bir bölümü zaten 10 yıl kadar. Ay ne olacak? Öyle mi olacak? Böyle mi olacak? Ölecek mi? Öldürülecek mi? Orada mı öldürülecek? Buradan mı haber gelecek? Kapının önünde mi? Evi mi basacaklar? Adamcağız demir kapılar yaptırdı. Kapıyı açmak yasak. Zili çalmak. Kim o demeden açmak yasak. Bilmem ne. Böyle bir hayat sürdük. Tamam ama olsun babamız vardı. Ben yine de böyle ona bir şey olmaz diye düşünüyordum. Ama sonrasında ne oluyor, bak hayatın devam ediyor ama devam ederken başka ambargolarla karşılaşıyorsun karşılaştığında ne bileyim babanın hayatına, uğruna, hayatını verdiği bir insana tanıksın, o adam uğruna, yaşamına verdiği değerler birer birer yok ediliyor. Yani ben mesela bütün işçilerin, maden işçisinden bu Polonez’e kadar hepsinin verdiği şeyleri, mücadeleleri takip ediyorum. O insanların şimdi başında doğru düzgün ki onlara en iyi desteği Ali Rıza Başkan veriyor gene Nakliyat-İş. Ben yani gerçekten hayretler içerisindeyim. Yani o kadar az örgütlülük var ki. Yani ben mesela genç olsam okullarda örgütlenirim, o işçileri falan hep ziyarete giderim yani. Hani tek tek gidiyoruz, öyle olacak iş değil yani. Toplanın, örgütlenin, hayatı tanımaları lazım. Yani hayatın içinde, o suyun içinde buraya kadar girmiş bilmem kim için maden çıkarmaya çalışan adamları yakından görmeleri lazım. Yani yakından görmeyi bırak, haberleri açtığında kapat şunu, açtık üzülemem, yemek yiyorum diyen insan biliyorum yani. Anlatabiliyor muyum? O yüzden bence insanların biraz kendine gelmesi lazım. Evet ürkütülmüş, korkutulmuşluk var ama döngü de dönüyor tabii bu arada. Yani hayat böyle gidecek diye bir şey yok. Yani ben kendim, yaşımı aldığım için, senelerimi kaybettiğim için ve benimle birlikte senelerini kaybeden insanlar için üzülüyor olabilirim. Ama tabii ki bugün yeni doğan var. Beş sene sonra yeni doğacak olan var. Onlara daha güzel bir Türkiye armağan edilebilir yani. Kimse umudunu kaybetmesin. Ben... Gençlik en güzel şey. Hem akıl bakımından hem de fizik bakımından. Yani gençlik en güzel şey. Her şeyi yapabilirler. Her şeyi. Bunu zarar görmeden yapabilirler. Zarar vermeden de yapabilirler. O nedenle önemli olan doğru zamanda, doğru yerde, doğru kararı verip doğru kişilerle beraber olmak.