Cevriye Aydın

Museum of Historical Justice and Memory

 

Transcript
Toggle Index/Transcript View Switch.
Index
Search this Index
X
00:00:00 - Çocukluk ve İlk Gençlik Yılları, Aile Yapısı

Play segment

Partial Transcript: Ben 1960 yılında Amasya'nın eski Kızılca köyünde doğdum. Benim yani hatırladığım ilk yıllarda 35 kişilik bir nüfusu vardı. İlkokulu işte orada bitirdim. Sonra parasız yatılı, öğretmen okulu sınavlarını kazandım. Sinop'ta 6 yıl okuduktan sonra işte üniversiteye girdim. İstanbul Hukuk Fakültesi'ni bitirdim. Ondan sonra da işte serbest avukatlıkla geçti hayatım. Biz 5 kardeşiz. Şu anda büyük ablam ve büyük abim vefat, yani vefat ettiler. Şu anda değil de daha önce vefat ettiler. 3 kardeş kaldık. Babam çiftçilik yapıyordu köyde yani işte annem de biraz dikiş işleriyle uğraşıyordu. Köyün bütün dikiş işlerini üstlenmiş durumdaydı. Öyle küçük bir çiftçi ailesiydi. Sinop'ta çok küçük bir kentte, 15 bin nüfusu vardı 70'li yıllarda yani işte sürekli aynı nüfus değildi belki ama o civarlarda işte yani. Bizim Kız Öğretmen Okulu'ydu önce, sonra liseye dönüştü. Yaklaşık bin öğrencinin yatılı olarak yaşadığı bir okuldu. Ben tabii çok farkında değildim ilk gittiğim yıllar Türkiye'nin politik ortamı, gelişmeler. Nihayetinde küçük bir köyde büyüdüm ve oradan geldim. Amasya dışında başka gördüğüm-- İşte bir de annemin memleketi Tokat'ın bir kazası. Onun dışında başka gördüğüm bir kent dahi yoktu Sinop'a gittiğimde. Orada da daha çok 74-75 gibi benim, en azından benim farkında olduğum kadarıyla o yıllardan itibaren bir, okul içinde de bir şey vardı, politik bir hareketlilik vardı ama tabii çok bir, büyük bir şey de vardı, baskı da vardı. Ve biz işte oradaki politik şeyimizi, tercihimizi, her yıl yapılan okul başkanlığı ve yönetimi seçimleri 00:03:00oluyordu. Orada gösterebiliyorduk. Sadece hani böyle sağcılar ve solcular olmak üzere bir bölünme diyeyim. O derece biraz yüzeysel bir şeydi çok fazla hani politik bir şeyimiz de yoktu açıkçası. Benim hani aileden, abimden dolayı öyle bir kulak dolgunluğu oluyordu ama çok öyle o yıllarda çok aktif değildim açıkçası politik olarak. Sanıyorum biz lise 1 veya 2'deyken işte bu öğretmen okullarının, öğretmen lisesine dönüştürülmesi gündeme geldiğinde Türkiye'nin birçok öğretmen okulunda olduğu gibi bizde de okul içinde eylemler oldu. Hatta işte Sinop Öğretmen Okulu şimdi Anadolu Lisesi, böyle Amerikan Üssü'nün alt tarafında denize na-- şey paralel bir şeydir, binadır. Bahçesi denize bitişik. Şeyin etrafında yürüyüş oluyordu, okul binası, derslik binasının etrafında. Yani işte çok da sürdürmediler zaten. O eylemlere öncülük yaptığını düşündükleri 2 arkadaşı sürgün ettiler. İkisiyle de ben halen görüşüyorum. Böyle kapandı o mesele yani. Ama yine de işte bir lokalimiz vardı mesela televizyon izleyebiliyorduk orada. Zaman zaman hafta sonları filan böyle bir eğlenceler filan yapıyorduk. Oralarda bile söylediğimiz şarkılarla işte Ali Rıza Binboğa'nın "Yarınlar" şarkısı adeta bizim marşımız gibiydi. O, o tür yollarla kendimizi ifade etmeye çalışıyorduk. Öğretmenlerimizden de işte hani böyle bizim tarafımızda, karşı cephede olanlar vardı tabii onlardan da çok üstü örtük siyasi destek, manevi destek alıyorduk açıkçası. Öyle. Oraya gelen öğrencilerin geneli Batı ve Orta Karadeniz'den gelen öğrencilerdi. Çok istisnai olarak mesela Muğla'dan gelen bir arkadaşımız da vardı, ara dönemlerden birinde gelmişti. Ve gelen çocukların, çocuklar diyorum şimdi kendi yaştaşlarıma. Gelenlerin büyük çoğunluğu köylerden gelen çocuklardı. Ben de mesela eğer parasız yatılı sınavına girip de o okulu 00:06:00kazanmamış olsam, ki bu bile ailede çok büyük tartışmalara yol açtı, benim de okuma şansım olmayacaktı. Benim durumumda olan yani büyük büyük ezici çoğunluğu böyleydi. Tabii kent merkezlerinden, ilçelerden gelenler de vardı. Ama onlar köylerden gelenlere nazaran daha az bir şey oluşturuyordu genel öğrenci nüfusu içinde. Ben en küçüğüm ailede. Benden bir büyük olan abim o da işte aynı gerekçelerle, onu da imam hatip, Tokat İmam Hatip Okulu'na gönderdiler orta ve lise kısım. İkisini de yatılı okudu. Ondan büyük olan abim de ona babam ilkokulu bitirdiği zaman Amasya'da böyle küçük, gecekondu gibi tek odalı bir ev tutmuş ve ondan 3 yaş büyük ablamı da ikisi, köye okul açılınca ikisi beraber gitmişler. Abim 5 yaşında, ablam 8 yaşında o sırada. İkisi beraber bitirdikleri halde abimi ortaokula yazdırıyor babam. Ablamı da ona bakması için onun yemeğini, temizliğini, çamaşırını vesairesini yapması için onunla birlikte Amasya'ya yerleştiriyor. 2 çocuk işte biri ötekine bakarak ortaokulu abim bitirdikten sonra yine şeyle, sınavla Amasya Öğretmen Okulu'na gitti. Amasya Öğretmen Okulu da kız öğretmen okuluydu. Kızlar yatılıydı, erkekler gündüzlü olarak devam ediyordu. Orada işte bir daha sınava girip Tokat Öğretmen Okulu'na devam etti 1. sınıftan sonra abim. Orada yatılı okudu. Ben 67'de ilkokula başladığımda abim de benimle birlikte öğretmenliğe başlamıştı. 17 yaşında. Onlardan büyük olan 2 ablam, en büyük ablam hiç ilkokula daha gönderilmemiş, gönderilmedi. Diğer ablam da işte ilkokulu bitirdikten sonra işte şeyi kardeşine baktı, işte döndü evde anne babası, evin hizmetlerini işte çocuklar da yakınlarda oldukları için işte abimler, hafta sonları gelebiliyorlardı yatılı okullarından. Çok sürekli olmasa da tatillerde geliyorlardı falan. Yani o 2 ablam tamamen evin bütün işlerini üstlenmiş olarak ve evimiz de gerçekten böyle bir şey gibiydi, çocukluğumda hatırlıyorum babam muhtarlık yapmış uzun yıllar 00:09:00 köyde. Çok sosyal bir adamdı ve yani o dönemler işte mesela bir kamyon gelir belki birkaç günde köyde başka herhangi bir dışardan şey ulaşması çok zor. Kim gelse bizim evimiz işte şey misafirhane gibi. Gelirler, ağırlanırlar, işte neyse işleri gider babam onlarla beraber görür işlerini gezdirir neyse. Özellikle seçim dönemlerinde bütün partinin adayları bizim eve gelirdi. Babam Adalet Parti'liydi. Ama hiç ayrım gözetmeksizin, hepsini hani bir şey muhalefet falan yapmadan hepsini civar köylerde gezdirir işte seçim çalışmalarına destek olurdu. Öyle bir evdi evimiz. Dolayısıyla biz o köyde bizim yani bizim çocukluğumuz diğer şeylere göre, yaşıtlarımıza göre çok farklı ortamlarda geçti. Bir de biz köy, bütün köy Kafkas kökenli. 1864 göçüyle gelinmiş. Sanırım bizimkiler biraz daha geç gelmişler ama ve tümüyle Çerkeslerden oluşan bir köydü. İşte öyle bir şey de var, kültürel arka plan da var. İşte böyle bir böyle bir süreç. Bir şey eklemem lazım. En büyük ablam değil ama ondan sonraki ablam çok okumak isteyen bir çocukmuş. Hatta babam ona hakime hanım falan diyormuş böyle şey yapmak için ne denir, motive etmek için. Okutmamış ama. Ben üniversite sınavlarına hazırlanırken o da çok okumak istediği için işte böyle bir şey sohbet esnasında, "e sen de dışardan girip okuyabilirsin" filan diye konuşuldu ve gerçekten başladı. Ortaokul ve liseyi böyle 1 sene mi 2 sene içinde mi bütün derslerini verdi. 80 yılında üniversite sınavına girdi. Bolu Eğitim Enstitüsü'nü kazandı. İngilizceyi Fono Mektupla Öğretim kitaplarından öğrendi ve en yüksek İngilizce notlarını alıyordu. Sonra bu 12 Eylül rejimi 83 yılında yanlış hatırlamıyorsam hani üniversitelerdeki bütün o terör eylemleri dedikleri olayları aslında öğrenci olmayan ama işte öğrenci gibi okula girip orayı asla bitirmeden sürekli bu politik eylemleri tezgahlayan birilerinin gerçekleştirdiklerine dair böyle bir iddiayla 30 yaşından 00:12:00büyük olan bütün öğrencilerin kaydını sildi üniversitelerden bir genelgeyle. Ablamın da kaydı gitti. Sonra işte idari dava açıldı. Ablam-- Ben İstanbul'daydım, öğrenciydim o zaman. Ablam geldi İstanbul'a beraber yaşamaya başladık. İşte bir Eminönü'nde bir zahirecide bir iş bulduk ona, çalışmaya başladı. O sıralarda ben 83'te stajyerdim. Bir bir bölümünde öğrenciydim sonra Haziran'dan itibaren de stajyerdim. Sonra yanlış hatırlamıyorsam 84 veya 85 yılında üniversite affı çıktı, ablam tekrar okula döndü. Bolu'dan Amasya Eğitim Enstitüsü'ne naklini aldı. Bitirdi. Yeterlilik sınavını verdi, 86 yılında öğretmenliğe başladı. İşte 23 yıl filan çalıştıktan sonra da emekli oldu. Ablam yani ailedeki çocukların hikayeleri bu. Büyük ablam işte o okuyamadı ama o da ona da şöyle bir rol düştü, ailede bütün çocuklara Kur'an öğretiliyordu. Kur'an okumak. Yani benden önce herkes biliyordu. Ben de öğrendim. Büyük ablam da köyde Kur'an, hatim indirmek denir ya, Kur'an okuyup hatim indirmek isteyen genç kızlara hocalık yaparak o da işte bir şekilde oradan kendisine bir, kendisini gerçekleştirme yolu, imkanı buldu diyelim. O da öyle, evlenene kadar öyle bir şeylerle uğraştı.

00:13:58 - Abisi Şeref Aydın'ın Hikayesi, Aile İçi Politik Ayrışmalar, Şeref Aydın'ın Politik Faaliyetleri

Play segment

Partial Transcript: O açıdan ailemiz içinde baya bir politik ortam vardı. Öğretmen olan abim o yani 70, 70'li yıllarda itibaren öğretmen, öğretmenliğe başladıktan kısa bir süre sonra muhtemelen. Hani ben çok iyi şey yapmasam da hatırlayamasam da politik bir insandı ve babam da işte Adalet Partili ve baya böyle bir şeyi kuvvetli hitabeti kuvvetli bir adamdı. Evimizde abimle sürekli babamın tartışmaları olurdu. Abim böyle iflah olmaz bir sabırla babamı ikna etmeye çalışırdı. Ama böyle bir kavgaya dönüşmezdi yani. Ciddi tartışırlardı ama asla hani öyle bir küfür, bilmem ne işte birbirine küsme etme falan olmaksızın. Ben hep o tartışmaları izleyerek büyüdüm. Tabii oradan babamın durduğu yeri de abimin durduğu yeri de politik olarak 00:15:00çok net olarak görmeye başladım ve bir de İmam Hatip'te okuyan bir abim olduğundan söz ettim. O abim de doğal olarak tabii kendi yetiştiği ortamın ona yüklediği görevleri benim üzerimden işte bana söz geçirebildiği için işte kısıtlamaya çalışıyordu beni. Yok işte kıyafetime şuna buna karışıyordu filan. Onunla da öyle bir içten böyle bir şey yaşıyordum. Sonuçta orası feodal bir ortam ve ailede bir hukuk var yani benim aşamadığım bir hukuk var sonuçta. İşte büyüklerimize karşı ne bileyim, ne söyleseler yaparız. İşte Çerkes gelenekleri de söz konusu. Onlara karşı çıkamayız edemeyiz filan ama hep böyle içimden ona karşı bir onun davranışlarına, onun kısıtlarına karşı bir aynı zamanda bir öfkeyle de biriktirerek, o öfkeyi biriktirerek de büyümüş oldum. Annem de çok katı dindar bir kadındı. Babam da Müslüman. Namazına da gider eder filan ama çok öyle şey, baskıcı bir adam değildi. Dediğim gibi sosyal bir adamdı. Ve çok yıllarca devam etti bu tartışmalar, yıllarca desem o kadar uzun yıllar olmadı. İşte öğretmenlikle birlikte. Fakat 2 abimin çok fazla hani tartışıyorlardı ama çok fazla tartıştıklarına çok tanık olmadım. Yani zaman zaman tartışıyorlardı ama işte o imam hatip kökenli olan abim, argümanları çok fazla da kimse tarafından desteklenmiyordu açıkçası. Ailede bile. Ve o da çok tartışmaya girmeye şey yapmıyordu. Böyle bir ortamdı işte dediğim gibi o seçim dönemlerinde filan daha çok kızışıyordu bu tartışmalar. İşte gelen adayların şeyleri, babamın onlarla yaptığı konuşmalardan sonra işte abim şeyi yapıyordu, karşı çıkıyordu. Hatta bazen o gelen adaylarla tartışıyordu ediyordu filan. Sonra babam ona kızıyordu misafirler, misafirlere niye öyle kötü sert şeyler söylüyorsun filan diye. Böyle bir ortamdı işte. Ben sonradan öğrendim. İşte THKO ile bir tanışıklığı olmuş. Sanırım o öğretmenliğe, yani 70'li yıllarda işte. Bir tanışıklığı olmuş ve daha sonraki yıllarda da çok uzun süre öğretmenlik yapmadı. 76'da istifa 00:18:00etti. Yaklaşık 10 yıl sonra. İstifa etti ve tamamen siyasi çalışmalarla ilgilenmeye başladı ve biz onu ondan sonra çok fazla göremedik doğrusu. Zaman zaman gelebiliyordu köye. 78'den sonra da böyle işte Amasya'da düzenlenen mitinglerde tertip komitesi üyeli yapmış. Yok o olmuş bu olmuş. Birtakım hakkında arama kararları filan sebebiyle sürekli köye, jandarma geliyordu. Ondan dolayı da 78'den sonra da çok ender olarak gördük kendisini. En son işte cezaevinde görebildik ondan sonra. Abimin adı Şeref Aydın. Öğretmenken o TÖB-DER belki TÖS içinde bile hani yer almış olabilir o mücadelenin içinde bile. Hani ben o kadarını hatırlamıyorum ama TÖB-DER'le şeyi, bağlantısı olduğunu biliyorum. Doğrudan yönetimde filan yer almadı ama o hareketin içindeydi. İstifa etmesinin sebebi de tamamen işte bu daha yoğun bir siyasi faaliyet yönetmek amacıylaydı. Başka bir sebebi yoktu. O zamana kadar direnmesinin sebebi de şuydu, ailede tek gelir kaynağı abimin maaşıydı. Mesela ben öğretmen okulunda okurken, diğer abim İmam Hatip Lises'inde okurken harçlıklarımızı abim gönderiyordu. Hatta üniversite şey diğer abim üniversiteyi 74'te filan bitirdi. O bitirene kadar üniversiteyi de üniversite hem Yüksek İslam Enstitüsü okudu hem sosyoloji okudu İstanbul Üniversitesi'nde. Üniversiteyi bitirene kadar onun aylık giderlerini de gönderdi, ben işte öğretmen okulunda okurken 70-- O istifa ettikten sonra diğer abim üstlendi benim masraflarımı. Yani o kendine, kendine özgü işte kendine ait sorumluluklarını yerine getirdikten sonra öğretmenliği bıraktı ve tamamen kendisini siyasi çalışmalara, bütün zamanını ona ayırdı, adadı diyelim. Şöyle, çok doğrudan bilmiyorduk ama bazen arkadaşlarıyla geliyordu ama sonradan tabii daha çok bilgi sahibi oldum. Daha çok Amasya, Çorum, Samsun işte ne diyelim, Orta Anadolu civarında faaliyet yürüttü. Fakat sanırım 78'den sonra, ne kadar 00:21:00 sonra onu bilemiyorum ama çünkü Erzurum'da yakalandı 12 Eylül döneminde. O zaman biz süre öncesinden en azından şeyin, o zamanki adıyla TDKP 79-80 Şubatına kadar TDKP-İnşa Örgütü'ydü. Sonra parti olarak sürdürdü. Onun Kürdistan Bölge Komitesi'nde olduğunu ben hani sonradan, öldükten sonra yayımlanan birtakım şeylerden öğrendim.

00:21:40 - İstanbul Üniversitesi'ne Gidiş, Cemaat Yurdunda Kalışı, Yurt Günlerinde Karşılaştığı Baskılar

Play segment

Partial Transcript: Ben 76-77 öğretim yılında mezun oldum işte üniversiteye gidişim de 77-78 öğretim yılında. O zaman tabii bu bahsettiğim Şeref Abim, işte çok bağlantımız yoktu. 76'dan belki daha çok 77'den sonra çok sınırlı görüşmelerimiz oluyordu. Ben de o yani memlekete gittiğimde yaz tatillerinde. Ben üniversiteyi kazandığım zaman şöyle bir problem ortaya çıktı. İşte çok Türkiye çok karışık. İşte her gün bilmem kaç kişi ölüyor filan. Hukuk Fakültesi'nde devam mecburiyeti yoktu biliyorsunuz o zamanlar. Ailede tartışılıyor. Ben de böyle çok inisiyatif alan bir şey değilim, kendi hayatım konusunda o zamanlar. Dediler ki "Tamam git. Yunus abinle gidin, kayıt yaptırın gelin. Ondan sonrasına bakarız. Hani bu karışıklık içinde orada, İstanbul'da kalma" dediler. İyi tamam. Gittik. İstanbul'a geldik. Okula kaydımızı yaptırdık işte şeyden, Beyazıt'taki o meşhur Filiz Kitabevi'nden ders kitaplarımızı aldık, yüklendik, döndük. Ben köyde Haziran ayına kadar ders çalıştım başka bir şey yapmadan. Sonra haziranda bir sınavlara geldim İstanbul'a. Birkaç sınavı belki de sonraki sınavlara mı geldim. Onu bile hatırlamıyorum tam. Ama 78-79 öğretim yılı başlarken artık ben dedim ki ben yani okuluma gideyim, böyle olmuyor bu iş. Onun üzerine yine tek hani bizi İstanbul'a bağlayabilecek olan, yardımcı olabilecek olan o abim, Yunus Abim. O zamanlar o da Tokat'ın bir ilçesinde öğretmenlik yapıyordu. Lise öğretmenliği. Beraber geldik. Kaydımızı yaptırdık, döndük. Ondan sonraki işte bir dönem öyle geçti. Sonbaharda bunun üzerine işte o 00:24:00araştırmış, bir yurt bulmuş bana. Ben de o yurda hani bir özel yurt ya da bir Kredi Yurtlar Kurumu yurdu filan zannediyorum. Geldik İstanbul'a ve bir, bu Süleymaniye'de Yabancı Diller Yüksekokul'u vardır. İstanbul Üniversitesi'nin arkasında. Oradan böyle çok yakın yani hani bitişik bile sayılabilir. Böyle yüksek duvarlı bir yerden böyle küçük bir kapıdan girdik ama o arada abim bir şeysiyle, İstanbul'daki bir arkadaşıyla bağlantı kurduğu için onunla beraber gittik. Girdik işte bir avlu, bir bekçi oturuyor orada. İşte konuşuldu falan. Dediler ki "Biz seninle burada vedalaşacağız, sen işte gideceksin, ben de döneceğim memlekete." İyi, peki. Nereye geldiğimi bilmiyorum ama. Erkeklerin girmediği bölümün kapısı açıldı. Ben içeri girdim ve ortada kocaman bir avlu var, etrafında böyle tek katlı bina var şey kare bir avlu. Girdim böyle hayatımda görmediğim topuklarına kadar tesettürlü kadınlar, genç kızlar, ilkokul çağında çocuklar. Onları görünce ben bayılmışım. Yani ne olduğunu ben de anlamadım. Gerçekten o dönemde Türkiye'de yani şey vardı ama tesettürlü vardı ama o kadar, o kadar yaygın bir durum söz konusu değildi. Neyse ben gözlerimi açtığımda, okulun müdürü sonradan öğrendim, o beni kucağına almış işte ben Allah'ın mübarek bir yerine gelmişim, bunun için kendimden geçmişim falan filan. Böyle bir şeyler anlatıyor etrafındakilere. Şimdi benim de İstanbul'da okuluma devam edebilmem için bildiğim hiç kimse, tanıdığım hiç kimse daha doğrusu iletişimde olduğum hiç kimse yok. Neyse kabullendim durumu bir süre sonra. İşte ben de böyle tesettürler giydim filan. İstanbul Üniversitesi'ne okul açıldı, Ekim başlarında açılıyor. İlk defa sınıfa girdim. 1.sınıf amfisiydi, benim derslerim vardı 1.sınıftan. 1.sınıf amfisi, en büyük amfi İstanbul 00:27:00 Hukuk Fakültesi'nin. Girdim sol taraf dolu, sağ tarafta da ortada bir şey var merdivenler, sağ tarafta her iki tarafta da ön, önlerde bir iki sıra dolu. Ama o sağ tarafta bir 5-6 şey sonra, sıra sonra bir sıra, iki sıra öğrenci var işte arada bir boşluk var, gene öyle bir 5-10 öğrenci var. Şimdi ben nereye gideceğim. Ama bu taraftakilerin solcular olduğunu anladım. Sonra gittim o en çok boşluk olan yerin ortasında bir yere oturdum. İşte o dönemde sıkıyönetim vardı İstanbul'da ve jandarma bizi zil çalınca sınıftan çıkıyordu, ders zili, ders başlayınca öbür zil çalar çalmaz da hemen giriyordu çünkü şey, iki taraf karşılıklı hangisi erken davranırsa bir kavga ortamı oluyordu. Yani belki aynı gün belki hemen sonraki gün kim olduğunu bilmediğim birtakım adamlar beni şeye götürüp getirmeye başladılar. Yani çok fazla iletişim kurmak istemiyorum onlarla hani bir bağ içine girmek istemiyorum çünkü ben orada kalmak istemiyorum yani ilk bulduğum fırsatta kaçacağım oradan. O yüzden onlarla çok iletişimde olmak istemiyorum. Sorular soruyorlar. Ne sorarlarsa en kısa cevabı veriyorum filan. Ama bana eskortluk yapıyorlar. Sabah geliyorlar şeyden alıyorlar işte o Süleymaniye'deki yurttan alıyorlar. Böyle bir şey başladı, süreç başladı. Bunlar Akıncılar işte bugünkü AKP'nin gençlik şeysi, örgütlenmesi. Fakültenin ben ilk tesettürlülerindendim. Birkaç tane daha vardı, hukuk fakültesinde bir arkadaş daha vardı bir de diğer fakültelerde böyle tek tük görüyordum. Bu söylediğim 78'in sonbaharı bu olay. Bir gün 2 ay kadar, 2 ay kadar oldu. Bu arada ben orada, dediler ki "Sen burada bir ilkokul düzeyindeki bir sınıfa akşamları şey ol, gözetim, gözetimci öğretmen ol." Cuma günleri bu Cuma şeysiyle, namazla ezan arasındaki o süre vardır ya. Ha bir salona bütün oradaki öğrenciler dolduruluyor. Bu öğrenciler içinde ilkokul 1. sınıf çağında 00:30:00 çocuk-- kızlar da var. O tesettürlü olanların içinde. İşte lise bitirmiş, bitirmek üzere olan, bitirmiş olanlar zaten dönüp tekrar o öğrencilere öğrencilik yapıyorlar. Oranın işlevi şu, dışarıdan, tesettürlü çocuklara dışarıdan diploma aldırmak için hem Milli Eğitim'in bütün şeyini uyguluyorlar, müfredatını. Sınavlara girip çıkacakları için. Aynı zamanda dini eğitim yapıyorlar. Alıyorlar. Aynı zamanda işte bütün o dini ritüelleri, hepsini orada öğreniyorlar, yerine getiriyorlar Kur'andır vesairedir. Hafızlar yetişiyor falan filan. Öyle gayri resmi bir, ilkokuldan lise sona kadar bir okul orası aslında kızlar için. Ve çok yoksul yerlerden gelmiş çocuklar. İstanbul'dan da vardı ama onlar da gene böyle işçi ailelerinin çocukları işte yoksul, dar gelirli. Böyle çocuklar. Bir sefer o Cuma hutbesinde, orada bulunmak durumunda kaldım. O işte müdüre hanım veriyor hutbeyi. Yani çocuklara o kadar korkunç şeyler anlatıyor ki. İşte onu yapmazsanız cehennem azabı benim şimdi size tarif edemeyeceğim kadar korkunç manzaralar çiziyor ve o yerlerde oturuyorlar çocuklar. Dizüstü şu şekilde ve korkudan bayılıyor çocuklar. Hocalar o bayılan çocukları dışarıya götürüyorlar, ayıltıyorlar tekrar getiriyorlar. Böyle bir manzara. Sene 78.

00:31:40 - Yurttan Kaçış Hikayesi, KYK Yurduna Geliş, Politikleşme Süreci, Halkın Kurtuluşu Grubu ile Tanışması, Sol Bilinçlenme Süreci, Politik Faaliyet ve Pratikleri, TDKP

Play segment

Partial Transcript: Ama ben onları filan gözüm görecek durumda değilim. Ben yani bir fırsat kolluyorum bir an önce oradan kaçayım ve bir Kredi Yurtlar Kurumu'na başvurayım diye. Eczacılık Fakültesi'nde okuyan bir arkadaşım olduğunu öğrendim. Onunla bir, bir şekilde ben bir gittim sordum, bulamadım. Sonra ikinci bir kez gittim o beni tanıyamadı tesettürlü halimle. Ama onun, onunla iletişim kurmak için önceden bir ailesine şey yazdım, mektup yazdım. Onlar adres gönderdiler. Hatta o zaman ilk defa Şeref Abim İstanbul'a geldi ve onunla beraber, Suzan arkadaşım adı. Suzan'ın Fatih'te halasının yanında kalıyordu. Suzan'ın Fatih'teki adresini aradığımızı hatırlıyorum yani abimle aradık ama o zaman da evde yoktu. Sonra 2 ay kadar sonra-- Ben ama Suzan'a ulaştım. Bir sonraki Fakülte çok yakın olduğu için gittiğimde gördüm kendisini. Ona niyetimi anlattım. Dedim ki "Böyle böyle benim durumum, ben buradan ayrılmak istiyorum ama İstanbul'a tekrar döndüğüm zaman benim Kredi Yurtlar 00:33:00Kurumu'na kayıt yaptırmam lazım onun için de senin yardımına ihtiyacım var" diye onunla konuştum. O da bana yardım edeceğini söyledi. Aralık ayında bir gün okula gittim, okulun kapısı kapalı şeyler polisler var sadece. Orada bir duyuru asmışlar. Süresiz tatil diye. "Ne oldu?" dedim. İşte Kahramanmaraş Katliamı sebebiyle süresiz tatil. Öyle polislerden o cevabı aldıktan sonra belki hafızam yanıltıyor da olabilir beni başka bir zamanı da hatırlıyor olabilirim. Döndüm üniversitenin önünde böyle denize doğru, deniz görünmüyor ama oradan böyle bir şey duman yükseliyor. Belki yanılıyor olabilirim ama böyle bir durup orada, ne yapacağımı düşündüm. O arada o dumanlar dikkatimi çekti. Dedim ki işte hadi fırsat bu fırsat. Koştum şeye yurda dedim ki "Böyle böyle. Süresiz tatil, ben artık burada kalmayacağım, memlekete gideceğim, bütün eşyalarım sizin olsun." Yatak matak bir şeyler alınmıştı. Valizimi topladım. Kitaplarımı da topladım, döndüm geldim köye. Aralık'tan Haziran'a kadar köyde kaldım, ders çalıştım işte o arada o arkadaşımla yazıştım. Benden birtakım belgeler, formlar gönderdi onları doldurdum, gönderdim. Haziranda sınavlar için geldiğimde direkt şeye Atatürk Öğrenci Sitesi, Öğrenci Yurdu'na kaydımı yaptırdım ve oradan bambaşka bir insan olarak-- Şimdi o tesettürlü şeylerin okula gidiş gelişlerim sırasında, ders başladıktan sonra karşı, sol görüşlü öğrencilerin oturduğu tarafa bakıyorum böyle elinde "Halkın Kurtuluşu" gazetesi okuyan birileri var. Diyorum ben de okuyordum bu gazeteyi. Çünkü şey, saklayarak geçip sınıfa geldikten sonra jandarma çıkıyor ya dersten, herkes açıp okuyor. O tuhaf bir dönemdi. Öyle. Ondan sonra işte Haziran'da kaldığım yurttaki, verildiğim odadaki arkadaşlara, arkadaşlarla bir şeyim oldu. Şimdi o zaman tabii Atatürk 00:36:00 Öğrenci Sitesi Yurdu'nda genellikle sol görüşlü öğrenciler kalıyor ama hani birçok şey var, siyasi grup var, farklı gruplar var filan. Şimdi onlar beni anlamaya çalışıyorlar. Ben onları anlamaya çalışıyorum. Böyle bir sürecimiz oldu. Sonra Güler, arkadaşlardan biri, başka bir okulda okuyordu. Güler'in elinde "Komiser Memo" diye bir roman gördüm. O zamanlar bizim çevrede abimin de işte dahil olduğu çok popüler bir kitaptı. II. Dünya Savaşı'nda Arnavutluk, Arnavutluk'un işte kurtuluşu ve sosyalizme yönelişinin hikayesinin de içinde yer aldığı bir romandı. İşte onlara söyledim "Ben" dedim, "ben bu Halkın Kurtuluşu grubundaki arkadaşlarla tanışmak istiyorum" dedim. Onlar beni tanıştırdılar. Yani sanki o kadar şeyi hiç yaşamamışım gibi gayet kolay bir şekilde adapte oldum. O arada abimi görmüyordum artık. En son-- Ama bir de yine ben öğrenciyken, onun tarihini tam hatırlamıyorum ama bu Sivas'ta bir Ali Baba Mahallesi'nde bir olaylar oldu. 80 miydi acaba onun yılı. Biraz önce. O olaylardan sonra yanlış hatırlamıyorsam o zamanlar abim Sivas'ta faaliyet yürütüyormuş işte belki de o Suzan'la iletişim kurmak için geldiği zaman da olabilir. Beraber oraya dönmüş olabiliriz. Hafızam biraz kötü. Onunla birlikte Sivas'a gittim ve 10 gün kadar Sivas'ta bir arkadaşıyla bir evde kalıyorlardı. Yani beni oraya götürmek istedi muhtemelen orada çalışma yürütürken hani etraftaki insanlara, "Bunlar kim hiçbir kadın da yok, ailelerinden kimse de gelmiyor etmiyor" gibi şeylere karşı, bakışlara karşı bir şey olarak önlem olarak götürdüğünü düşünüyorum. İşte onunla orada bir 10 gün beraber vakit geçirdik. Sanırım en son o zaman görüştük. Şeydi, orası da öyle bekar insanların, biliyorsunuz bekar erkeklerin hani böyle 1-- 2 oda 1 mutfak mı-- Küçük, hani gecekondu tipi bir evdi. Daha çok evde vakit geçiriyorduk. Dışarı çıktığımız da oluyordu işte arkadaşlarıyla filan buluşuyordu ben de onlarla, ben doğrudan hani o görüşmelerin tarafı olmasam da işte beraber görüşmeleri yaparken yanında oluyordum. İşte çok da iyi hatırlamıyorum ya evde geçiyordu daha 00:39:00çok zamanımız yanlış bilmiyorsam. Bazen de abim, kendisi, arkadaşı çıkıyorlardı ben kalıyordum evde. Şimdi çok şey yapamıyorum yani çok iyi hatırlayamıyorum. 79 sonbaharında ben tekrar İstanbul'a geldiğimde Vezneciler Kız Yurdu'na çıktı benim şeyim ne denir, bana yurt olarak orası çıktı ve hatırladığım Ekim'de ben oraya kayır yaptırdığım okula başladım ama hani söylemiştim o tanıştığım Halkın Kurtuluşu işte Yurtsever Devrimci Gençlik şeyleriyle, gençlikten olan arkadaşlarla artık tanışmıştım Haziran'da. Ve yurtta da onlarla birlikte odalara yerleştik. Okulda da görüşüyorduk. İşte zamanımızın çoğu Süleymaniye'de geçiyordu hani derslere de çok fazla girdiğimizi söyleyemeyiz. Ben çok az ders izlemişimdir o yıllarda. O zamanlar tabii yasadışıydı bütün yaptığımız işler. Hatırlıyorum. Bütün o üniversiteden bizim işte üniversitenin bölgesi, Aksaray, Laleli, Yenikapı'ya kadar olan bölge işte Paşa maşa oralar da var ama. Böyle el ilanları, stickerl'ar. Sıkıyönetim olduğu için böyle cep telefonundan biraz daha büyücek sticker'lar. Onları işte gruplar oluşturup yapıştırıyorduk işte sıkıyönetime karşı muhalefet ediyorduk bilmem. Şeylere, belediye otobüslerine onu cuntadan sonra yapıyorduk, belediye otobüslerinde elimizde kuşlama diye böyle çokça sloganın yazılı olduğu kağıt parçaları bir yerlerimize saklıyorduk. O uzun boylu arkadaşlar otobüs tam durağa yaklaşırken otobüsün havalandırmasından onu atıyorlardı. Hemen biz ilk durakta, birimiz gözcü birimiz bilmem neci filan. İlk durakta inip kaçıyorduk işte onlar yerlere düşüyor, gelip gelen insanlar bakacak da okuyacak da bundan etkilenecekler diye öyle bir umutla. Öyle işler de yapıyorduk. Daha çok işte yaptığımız işler arkadaşlarımıza el altından böyle bildiriler vermek ve afiş. Mesela tren istasyonuna bir arkadaşımızın elinde bir kova 00:42:00oluyordu. Erkek kız karışık bir grupla gidiyorduk. Birinin elinde fırça oluyordu, bunları böyle gizleyerek, gazetelere sararak falan götürüyorduk. Bir de afişler filan oluyordu. O şeyin içinde kovanın içinde hemen sud kostik diye bir şey var. Suyla onu karıştırıp yapıştırıcı yapıyorduk. Tren istasyonunda yapıyoruz ama bunu. Tren gelmiş biraz sonra kalkacak. Biri afişleri, biri elinde tutuyor biri onu asmak için hazırlanıyor. Ondan önce elinde fırça olan arkadaş trenin camlarına yapıştırıcıyı sürüyor. Tam tren hareket ederken şak şak şak şeyleri, afişleri o yavaş yavaş yavaş başlıyor ya. Nasıl böyle şeylerle propagandalarla halkımızı ne bileyim belki onlara umut veriyorduk yani. Onun biz ne yaptığımızın, sonucunun ne olduğunun çok farkında değildik ama. Muhtemelen yani gizli gizli birileri "Bak gene de mücadele edenler var" diyordu başkaca hani çok fazla büyük bir mesaj ilettiğimizi zannetmiyorum ama tam böyle gençlik hareketi özelliği taşıyan işler yapıyorduk. Çok kadın vardı yani çoğunluk değildi belki yüzde 50 bile değildi ama. Vardı yani baya kadın arkadaşımız vardı. Biz kadın mücadelesine nasıl şey olduk, farkındalık kazandık. 80 öncesi bu "Parti Bayrağı" dergisi vardı. TDKP'nin çıkardığı teorik bir dergiydi. O derginin 24.sayısı. Aklımda kalmış. 24. sayısında kadın sorunu üzerine bir yazı vardı. İşte Marksist-Leninist bir çerçeveden kadın sorununun analizi yapılıyordu. Biz işte Parti Bayrağı geldiğinde o yazıların hepsini okuyorduk. Yurtta okuyup tartışıyorduk işte ne bileyim böyle eğitim gruplarımız vardı. Çok kısa bir süre içinde o Vezneciler Kız Yurdu'nda böyle bir sürü faaliyet yürütüyorduk. O yazıyla birlikte aslında hani ben bir kadın olarak kadın meselesi üzerine oradan farkındalık kazanarak bakmaya-- Tabii kendi kişisel 00:45:00deneyimlerim ayrıca ama bunu bir yere yerleştirmek politik olarak ideolojik olarak o açıdan. Onunla daha ne diyeyim daha netlik kazandı diyebilirim bakışım. Ama biz mesela bizim hareketimiz, diğerlerinde de çok farklı değildi belki çok içinde olmadığım için bilemiyorum ama genel hani gördüğüm kadarıyla belki İKD'yi bunun, TKP'yi bunun dışında tutabiliriz belki. Onların çünkü güçlü bir kadın örgütlenmesi de vardı. Ben çok öyle bir toplantıda yer almadım ama biliyordum mesela bizim öğrenci kadın arkadaşlarımız işte ne bileyim Zeytinburnu'nda bilmem işte birtakım gecekondu mahallelerinde kadınlarla görüşmelere, ev toplantıları yapmaya gidiyorlardı ama ben öyle bir gruba hiç dahil olmadım. O süreçte. Hani öyle bir kadın faaliyetimiz de vardı. Ama biz daha çok dışardan öğrenci olarak gittiğimiz için çok köklü bir kadın hareketi o bakımdan söz konusu değildi ama diğer yerlerde tabii Türkiye'nin pek çok yerinde benzer, başka meslek şeylerinin, gruplarının filan yürüttüğü faaliyetler vardı. Ne bileyim köylülerin içinde çalışanlar vardı. Ama hani eylem içinde beraberdik yani bir şeyimiz yoktu. Ne diyeyim, orada eşittik diyebilirim. Mücadele alanında her zaman. Belki bizim hani farkındalık düzeyimiz bakımından bize öyle geliyordu. Tabii ki genel anlamda hani o sistemin getirdiği birtakım şeyler elbette vardı ama hani biz en azından o mücadele içinde herhangi bir ayrımcılığa bir şeye, geri plana itilmeye filan özel olarak şahsen ben mesela öyle bir şeyle çok karşılaştığımı söyleyemem o süreçte. Kadın yöneticilerimiz de vardı o zamanlar sıkıyönetim olduğu için. Bir şeydi, ne diyeyim illegaldi ama hani kadınlar da gençlik yönetimi içinde yer alıyordu. E tabii çoğunluk değillerdi. Ama böyle çok doğrudan hayatın içine dokunan bir şey söyleyemeyiz. Daha çok hani bizim işte o yayınlardan filan öğrendiğimiz, ettiğimiz kadarını hayatta görmek istediğimiz, kafamızdakini orada görmek 00:48:00istediğimiz, onu anlamlandırmaya çalıştığımız bir süreçti diyebilirim. O dönem açısından, tabii TDKP hareketinin de süreç içinde geçirdiği bir şey var, olgunlaşma süreci var diyelim. Bizim öğrenci olduğumuz dönemde sanırım biraz daha zaten yeni parti, işçi sınıfıyla buluşmak istiyor. Mesela biz öğrenciyken, ben hatırlıyorum. Bir bağış kampanyasında öğrenci olduğumu gizleyerek Unkapanı'nda bir tekstil atölyesinde 15 gün çalıştım ücretimi partiye bağışlamak için. İşçi sınıfıyla münasebetim işte öyle biraz hani dışardan bir gözlem düzeyinde kalıyordu ama. Ama hani TDKP'nin kendisi de aslında hani buralardan belki daha çok gençlik, büyük kentlerdeki gençlik hareketi içinde bu türden bir yolla da olsa, fabrikalarda mesela şimdi Almanya'da yaşayan bir arkadaşımız var eşi de 12 Eylül döneminde işkenceyle öldürülenlerden biri. O mesela Kazlıçeşme'de Mensucat Santral diye bir tekstil fabrikası vardı. Orada çalışıyordu işçilerle birlikte yani fabrikada da çalışıyordu ve oradaki kadın işçi faaliyetinin içinde yer alıyordu. Hani TDKP'nin hep böyle kendi imkanları diyelim, kadro imkanları vesaire itibariyle işçi sınıfıyla bir buluşma onun hayatıyla iç içe girebilme, öyle bir gayreti oldu. Çünkü hani biliyorsunuzdur zaten esas olarak işçi sınıfının hem ideolojik hem politik, pratik önderliğinde bir devrim, bir halk hareketi üzerinden demokratik devrim, sosyalist devrim şeysi var. Gerçekleştirmeye çalışıyor bütün ideolojik, politik yönelimleri. Temel çizgisi değişmedi yani böyle olmaya devam etti ama işte bir 12 Eylül Darbesinin getirdiği yenilgi ve onun üzerinden yeniden bir 87'den sonra örgütlenme faaliyeti. Ondan sonra da aslında daha olgun bir düzeyden, bence benim şahsi kanaatim, bence daha olgun bir düzeyden daha çok işçi sınıfıyla buluşmayı başardı. TDKP çizgisi. 95'te Emek Partisi olarak örgütlendi ama o, o süreci biliyorum yani. İşte 87'den itibaren başlayan 00:51:00İstanbul başta olmak üzere, Bahar Eylemleri denilen işçi eylemleri sırasında gerçekten TDKP hareketinin o süreçlerde doğrudan işçilerin arasında, sendikacılara hani yakın bir bağ içinde o süreçte o işçi sınıfıyla yaygın bir, en azından işte kendi imkanları ölçüsünde belki de hani 90'lı yılların başlarına, 93-94'e kadar diyebiliriz. Emek Partisi kurulana kadar gerçekten yaygın bir şey, etkileme gücü de oldu işçi sınıfını o anlamda. Ve onun içinde örgütlenme imkanı da buldu ve işçiler üzerinde belirli bir etkisi oldu. Esas olarak böyle bir hala daha aynı ideolojik, politik çizgi üzerinden çalışmalarını sürdürüyor ama tabii ki bir yasal parti olarak bile kurulduğu yıllara oranla, bugün diğer bütün muhalefet hareketlerinde olduğu gibi, sol devrimci, onda da bir zayıflama şey bakımından, etkinlik alanı bakımından zayıflama söz konusu oldu. Politika yapma alanı çok çok çok daraldı. Hepinizin de bildiği gibi. Ama ben mesela kişisel olarak işçi ve emekçi insanlar, her emek mücadelesi veren her kesim içinde hiçbir şeyle sınırlı olmaksızın, hiçbir engelle tabii ki engeller çıkar ama hani gerçekleştirme bilinci ve iradesi açısından bir engel tanımaksızın hala bir mücadele yürütülebileceğini, oralarda örgütlenebileceğinin, kazanılabileceğinin işçi sınıfının ve zaten buna da şu günkü koşullarda baktığımızda çok ihtiyaç olduğunu. Ben aslında böyle düşünüyorum, buna engel bir durum yok ama hani burada doğrudan Emek Partisi'ni ya da TDKP'yi o zamanki şartlar içinde ona yüklenebilecek yetersizlikler de söz konusu olabilir ama hani uluslararası alandaki gelişmeler, Türkiye'nin o süreç içinde geçirdiği gerilemeler diyelim, demokrasi mücadelesi, özgürlükler açısından bütün bunlar hepimizi etkilediği gibi onu da etkiledi. Ama ben tabii tek başına TDKP'nin ya da şu anda Emek Partisi'nin kendi başına bir devrim yapması hayal bir şey tabii. Öyle olacağını düşünmüyorum ama en 00:54:00azından bir işçi sınıfı içinde onu aydınlatan günlük gelişmelerden hatta belki ondan daha çok öğrenen kendisinin de çünkü öğrenmeye ihtiyacı oluyor biliyorsunuz bu süreçlerde. Genellikle aydınlardan oluşan bir parti kadro durumu, onların da bu süreçte öğrenmelerini gerektiriyor yani işçilerden öğreneceğiz ve onlara, onlara da bizde olanı hani politik olanı, ideolojik olanı benimsetebilirsek, bu mal edebilirsek bir maddi bir güce dönüştürebilirsek ancak bir şey ifade edebilir. Ha bunun tabii ki çabasını veriyor, ben çok doğrudan şu anda aktif bir Emek Partili değilim ama hani takip ediyorum tabii ki, izliyorum, görüyorum. Ama tabii ki işte şartlar çok ağır ve yani gerçekten zor. Hepimiz için zor.

00:55:16 - 12 Eylül Öncesi, 12 Eylül Günü

Play segment

Partial Transcript: Tabii TDKP'de şimdi tabii ben o çok eski yayınları çok iyi hatırlamıyorum ama hani öz itibariyle sürekli o süreç 12 Mart devamındaki süreç içindeki hem Türkiye'deki hem uluslararası durum açısından gericileşmenin sürekli yoğunlaştığı ve hani her adımda daha büyük bir bastırma, demokrasiye yönelik daha büyük saldırılar olacağı konusunda o güne, güncel duruma özgü sürekli uyarılar yapılıyordu. Ben şimdi gerçekten tam olarak darbe açısından bir uyarıyı hatırlamıyorum. Belki de vardı. Ama sonuçta hani kapitalist düzen ve onun içindeki devlet sistemi açısından aslında TDKP bence isabetli çözümlemeler yapıyordu yani sonuçta çok o sınıf mücadelesi içinde, işçi sınıfından yana net bir tavır alması, öbür küçük burjuva sınıflarla ittifak halinde bu devrim mücadelesinin sürdürüleceğine dair çözümlemeler. Bunlar aslında devlet açısından da çok net bir şey sistemle birlikte ele alınan çok net bir tanımlama, duruş 00:57:00söz konusuydu. Ama hani "Darbe geliyor dikkat edin" diye bir uyarı var mıydı onu tam satırı satırına hatırlamıyorum ama şöyle bir şey olmuştu. İşte Halkın Kurtuluşu gazetesi kapatıldı ve ardından Demokrasi, Özgürlük ve Demokrasi-- Bir, bir önce Özgürlük çıktı sonra Demokrasi mi-- Böyle kısa sürelerle kapatıldı. Halkın Kurtuluşu'nun yerine gelen şeyler çıktı, yayınlar çıktı. İşte benim de o öğrencilik tam o zamanıma gelen. Onlar hep bir göstergeydi aslında. İşte gidişatı ama net bir darbe tanımı açısından-- benim kendi kişisel bilgi eksikliğimdir, öyle bir eksiklik var mıydı bilemiyorum ama her zaman tabii ki o günlük, politik durumun, gelişmelerin, sürekli onlarla ilgili gelecek saldırıların uyarısına dair yayınlarımızda her zaman onlar mevcuttu. Ama kişisel olarak ben şahsen, tabii bir, çok başındaydım ben öyle bir mücadelenin. Hani bir sıkıyönetim vardı da bundan daha beter bir şey olabilir mi diye şeyde, zihnimde öyle bir şey yoktu. Beklenti yoktu. Biz bir gün önce 3 arkadaş Süleymaniye'den böyle işte biraz önce bahsettiğim o sticker'lı şeylerden yapıştırmak üzere işte grup, Süleymaniye'de grup oluşturup dağılıyorduk. 3 arkadaş, biz 3 kadın arkadaş şeyi stickerlarımızı aldık. Süleymaniye'den kahveden çıktık, aşağı doğru yürüyoruz. Bakıyoruz, ortada hiç ne asker var ne polis var o kadar böyle güllük gülistanlık. Yolu şak şak yapıştırarak indik şeye kadar, Aksaray'a kadar indik. Hiç. Ne jandarma kimse müdahale eden kimse yok, ortada yoklar zaten. O gün Sevgi'ydi arkadaşlarımdan birinin adı. Sevgi'nin kendisi Antalyalı, Gazipaşalı. Sevgi'nin Fatih'te oturan bir akrabasına gidecektik önceden haber vermişiz. Onlarda kalacaktık işte onu davet ediyorlarmış uzun zamandır. "Beraber gidelim" dedi ve o gece orada kalmak üzere gittik. Sabah işte sohbetler mohbetler bilmem neler. Geç yattık zaten üçümüz salonda yatıyoruz üç arkadaş. Sabah çok erken, 6 mı 7 mi tam saatini bilmiyorum. Ama güm güm güm Hasan Abi, onun akrabası olan, Hasan Abi kapımızı çaldı. "Kızlar kalkın devrim oldu" dedi. Ben böyle bir kalktım yataktan. 01:00:00"Hasan Abi" dedim "Devrim olsa biz böyle yatakta mı oluruz?" Onu çok iyi hatırlıyorum. "Biz böyle yatakta mı oluruz olsa" dedim. Çünkü gerçekten ruh halimiz şuydu. Hani bir süre sonra devrim olacak ve biz ipi göğüsleyeceğiz yani. Öyle bir şey. Kendimizi o derece işin merkezinde bir özne olarak görüyoruz. Hani ideolojimiz başka bir şey ama biz şahsen orada duruyoruz. Ve o gün işte sokağa çıkma yasağı vardı. 2 gün mü 3 gün mü öyle bir yasak vardı. Biz orada kaldık. Oradan işte haberleri, gelişmeleri oradan izlemeye çalıştık. İşte hani kendi aramızdaki hani ne yapacağız ne edeceğiz, nasıl önlem alacağız-- Bunlar üzerine bir fikir yürütmeye çalıştık. Böyle bir ortam karşıladık 12 Eylül'ü.

01:00:57 - Abisi Şeref Aydın'ın Yakalanma Anı, Ailenin Karşılaştığı Baskılar

Play segment

Partial Transcript: O ara abimle ilgili bir bilgimiz yok. 12 Eylül'den önce de işte köye jandarma geliyordu sık sık. Abim işte aranıyor nerede filan diye. İşte babam çıkıyordu, onlara izahat veriyordu bilmiyorum etmiyorum filan diye. Hatta annem anlattı böyle komik bir şey. İşte 79 filan böyle ilerledikçe bir türlü bulamıyorlar ve babamı sıkıştırmaya başlıyorlar. Belki de o 80 Eylül'ü belki de şimdi tam hatırlamıyorum. Annem sonradan anlattığı için. Bizim de böyle köyde 2 tane deprem evimiz var. Arada bir boşluk var, bir tane daha. O bir tanesi yatak odası gibi, gece yatmaya kullanıyoruz. Öbüründe de işte oturma odası ve şey yaşam alanımız yani gündelik. Annem orada camlar açık yaz olduğu için. İşte bir şey geliyor jandarma grubu, astsubay başlarında geliyor işte çağırıyorlar babamı dışarı. Tam bizim evin önünde konuşuyorlarmış. Annem de pencereden dinliyor. Askerler şey de diyor ki astsubay, "Amca" diyor "nerede bu çocuk? Sen nasıl bilmezsin. Babasısın. Yerini, adresini bilmez olur musunuz?" "Bak" diyor, "şimdiye kadar dayandık ama artık seni de götüreceğiz." "Gözaltına alacağız" diyor. Babam da şimdi yaşlı bir adam, çaresiz. Diyor ki "Ben gerçekten bilmiyorum" diyor. "İnanın" diyor, "komutan" diyor "bunlar" diyor "öyle bir şebeke ki" diyor "gidiyorum Amasya'ya arkadaşlarına soruyorum, arkadaşları bile birbirlerinin adreslerini bilmiyorlar" diyor. "Öyle bir şebeke ki birbirlerinin adreslerini bilmiyorlar." Babam böyle doğrudan onların içindeymiş gibi konuşarak. Öyle bir şebekeler ki arkadaşları 01:03:00bile birbirlerinin adresini-- Bırakıyorlar, gidiyorlar işte. Böyle sadece abim için geliyorlardı köye ve bizim köyümüz işte şu anda AKP'ye hani böyle yürekten, hiçbir şeyi sorgulamadan, yürekten destek veren nasıl bir şey varsa o zamanlarda işte Adalet Partisi için o duygularla hareket eden bir köydü. Gerçekten hani hem dinsel gericilik hem siyasal gericiliğin çok, küçük bir köy ama çok yoğun olduğu bir köydü ve sonradan anlatıyorlar. Her 12 Eylül Darbesi'nden sonra her akşam televizyonun başına geçip, Şeref Aydın'ın nerede kurşuna dizildiğini duymak için özellikle onun için televizyon dinlerlermiş. İşte bir kısım köydeki insanlar. Sonra yakalandıktan sonra da ne zaman idam edilecek diye dinlerlermiş. Yani o derece gerici bir ortamdı. Abim hemen 80, darbe sonrası değil 81 Nisan'ında yakalandı. O 81 Nisan'ı TDKP'yi çok yoğun bir operasyonun olduğu bir süreç. Erzurum'da Aşkale'de yakalanıyor. Bu konuyla ilgili işte o zaman beraber gözaltına alınmış ya da o zaman işte beraber faaliyet yürütmüş falan filan. O kadar çok insandan sonradan bir şeyler duydum ki aslında hepsi karman çorman kafamda. Fakat biri, bir tanesi ilgimi çekti. Dedi ki "Aslında" dedi "o eve başka bir şey için gitmişler yani başka birini sormak için gitmişler." Böyle olan herkesle konuşurken Şeref Abi'nin soğukkanlılığı dikkatlerini çekmiş. Hani bu insanların arasında böyle şey yapmadan, panik yapmadan komutanım, şu bu bilmem ne demeden. O dikkatlerini çekmiş, onun üzerine almışlar Şeref Abi'yi. Evet orada da bir operasyon varmış zaten. İşte tam olarak ben tarihini bilmiyorum. Nisan ayı içinde ama. Sonradan ben yazın köye gittiğimde, o daha devam ediyordu onun soruşturması devam ediyor olmalıydı ki ben köydeyken yine o jandarma ekibi geldi. Babamı çağırdılar hatta eve girdiler, bir yazı getirdiler. O yazıda 3.Ordu Sıkıyönetim Komutanlığı bilmem ne savcılığı şeyi soruyor, "Şeref 01:06:00Aydın'ın adına kayıtlı tapulu yeri var mı? Elma bahçeleri var mı?" diye bilgi, böyle bir bilgi soruyor. Ben de şimdi güya Hukuk Fakültesi öğrencisiyim ama yani ne alaka diyorum. Üzerine kayıtlı yer, elma bahçesi, şu bu. Hani çözmeye çalışıyorum nasıl bir soruşturma üzerine bunlar isteniyor diye. Ben de işin içinden çıkamadım. Babam da hani mallarımıza el koyacaklar diye telaştan. Zaten yok da hani üzerine kayıtlı bir şey. İşte o da dedi ki "İşte hiç üzerine kayıtlı bir şey yok, evet elma bahçelerimiz var ama hani benim üzerime bütün şeyler, elma bahçeleri" diye öyle bir cevap verdi. Cevap gitti şeye. Yani diyeceğim Nisan'da alındı.

01:06:56 - Şeref Aydın'ın Gözaltı Süreci, Erzincan Cezaevi ve İşkence Günleri, Ailenin Görüşte Yaşadıkları, Şeref Aydın'ın Karakteristik Özellikleri

Play segment

Partial Transcript: Şimdi dün akşam bu bana messengerdan bir arkadaş yazmıştı onu tekrar buldum, okudum. Yani tam olarak 3 ay mı 5 ay mı 4 ay mı 6 ay mı bilmiyorum gözaltında kaldığı süreci ama o arkadaş diyor ki telefondaki, bana mesaj yazan arkadaş 3 ay diyor. "Ben" diyor, "o" diyor "her işkenceye götürüldüğünde çok kendinden geçmiş bir halde geliyordu" diyor. Aynı şeyde kalıyorlarmış. ""3 ay ben onu diyor "işte tuvalet mesela, tuvalete giderken pantolonunu ben çıkarıyordum" diyor. "Kolları tutmuyordu" diyor. "Ama" diyor "sonradan öğrendim ki" diyor. "Benden sonra da onu çok almışlar." 3 ay sonra onu herhalde savcılığa mı çıkarmışlar ne olmuşsa. "Benden sonra da çok almışlar onu" diyor. İşte cezaevinde beraber olan arkadaşları falan filan. Erzincan Cezaevi'ne götürdüler sorgusunu Erzurum'da yaptıktan sonra. Buradaki arkadaşlara da anlatıyorlar yani böyle kollarını uzun süre kullanamadığını. O şeyden, Filistin askısından. Hatta biraz önce bahsettiğim arkadaş diyor ki şeye diyor, "getirip hücreye attıkları zaman" diyor "3 ay sonunda" diyor "Şeref Abi" diyor "böyle" diyor" şey o kadar zayıflamış, erimişti ki diyor bir top gibi kalıyordu hücrede." Anlatmış adam. Ablam, annem ve babam bir ziyarete gitmişler ben İstanbul'dayken. Bu işte artık tutuklanıp da hangi cezaevinde olduğu belli olduğunda. Kapalı görüş yapmışlar herhalde böyle bir cam arkasından. O zaman da kollarını kullanamamış. Onlar da fark etmişler yani. Bu işte 01:09:00tutuklandıktan sonraki bir süreç. Kendisi de anlatmazdı şimdi doğru dürüst. Ben mesela ondan ufacık bir küpleler filan dinlemişimdir filan ama hani şöyle oldu, şu kadar kaldım, bana şunu yaptılar, bunu ettiler. Hiç. Böyle hep başkaları anlattı ona yapılan işkenceleri. Oradan sanırım Trabzon, şey Trabzon diyorum Erzurum merkezde şey yapmışlar, tutmuşlar bir süre. Sonra şeye getirmişler, Erzincan'a Sıkıyönetim Komutanlığına getirmişler. Trafik şube [Erzurum-Kars Karayolu Bölge Trafik Müdürlüğü Binası] işte iki katını trafik şubenin kullandığı, bodrum ve üst katını bu işkencecilerin kullandığı bir binada yapılmış bu işkenceler. Ben şimdi böyle yakınlarım söz konusu-- Mesela avukatı vardı abimin. O dosyayı ben içim şey yapıp da baştan sona okumadım bile. Ne zaman tutuklandı ne zaman cezaevine getirdiler, o tarihleri gerçekten hani duyduysam da hafızam onları kaydetmemiş. Ben Nisan'da haberim olmadı. Yazın gidip de o şeye tanık olduğum zaman, ailece o zaman öğrendik. 5 yıl kaldı. Tabii gördüm tabii ben de Erzincan'a defalarca ziyaretine gittim. Erzincan, Amasya ve Bartın cezaevlerinde kaldı. Bartın Cezaevi'ne geldiğinin, geldiğinde 84 ya da 85'ti. Bir bir bölümünde stajyerdim. Sonra ruhsatımı da almıştım direkt avukatlık görüşü de yapabiliyordum. Ama hani süre olarak ne kadar kaldı-- Zannediyorum 81'den 84'e kadar Erzincan'da kaldı. Yani 82'de oradaydı, 83'te de oradaydı. 83'te çünkü gayet iyi hatırlıyorum. 84'te Amasya'ya geldi. Orada çok uzun süre kalmadan Bartın'a götürdüler. Yani hükümlüydü artık. Ben buradan gidiyordum. O zaman o imam hatip kökenli dediğim abim Turhal'daydı galiba. Turhal'da öğretmenlik yapıyordu. Oraya gidiyordum. Oradan Erzincan şeyleriyle, araçlarıyla Erzincan'a gidiyordum. Şeyler yani onlar ayrı gitmiş oldular hep diğer aile üyeleri. Ben onlarla birlikte ziyarete Amasya'da gittim yani Erzincan'da gitmedim hiç. Ve o Erzincan 01:12:00Cezaevi'nde olan biten işte tek elbise meselesinden işte gaz bombaları atmışlar içeri onları ben hep sonradan çıkanlardan öğrendim. Orada çok ya her yerde oldu tabii ki de Erzincan'da çok ciddi bir bu tek tip elbise meselesi üzerinden, belki başka meselelerden de çok ciddi bir saldırı söz konusu oluyor. Baya bir süre de devam ediyor ve o süreçteki direniş sebebiyle şeyler atıyorlar içeriye, gaz bombaları mı biber gazı mı-- Neyse o zamanlar neyse ne kullanıyorlarsa. Böyle baya bir savaş ortamı gibi. Yani genel olarak hatırladığım bu. Görüş günlerini önceden haber, mektupla, telgrafla haber alıyorduk ve ben yani o görüş gününün sabahı Erzincan'da olacak gibi biniyordum arabaya ve yani hiç, hiç gece kalmadım orada. Sabahın çok erken saatlerinde işte Erzincan şeysinde otogarında, insan işte çok hatırlamak istemediği şeyleri silermiş ya. Bir otogarı hatırlıyorum. Orada böyle bankların üzerinde böyle yarı uyuklayarak yarı bilmem ne. Vakit geçirmek için beklediğimi. Şeye giden o, 3 No'lu Askeri Cezaevi biraz şehrin dışındaydı. Oraya giden minibüsler vardı galiba ya da otobüsler. Ben bir de çok cezaevi, Türkiye'de çok cezaevine de gittim. O yüzden böyle hep zihnimde karışıyor eski şeyler. Gidiyorduk orada işte şey, sıra şeysi tutuyorlardı. Ne derler, listesi tutuyorlardı. Hani erken gibi yazdırıyor filan. Onun için hani mümkün olduğu kadar erken orada-- Ama hava kararıyor, indiğim zaman hava kararmış oluyordu. O saatte gidemiyordum. İşte şey sıramızı bekliyorduk. Bir sefer açık görüş yaptığımızı hatırlıyorum abimle. Ve o açık görüşte işte hani bu 12 Eylül darbesinin bu genel olarak devrimciler, devrimci örgütler üzerine getirdiği şeyleri, baskıları yani Türkiye'nin geleceğine dair nasıl bir etkisi olacağı üzerine çok böyle ne diyeyim, çok net ve hani beni 01:15:00aydınlatan değerlendirmeler yaptı. Biz hani bir yakınıyız ya işte abimiz cezaevinde ve hani bizim derdimiz o, o nasıl iyi mi, sağlığı öyle mi böyle mi-- Biz bunları öğrenmeye gidiyoruz o işte anlatıyordu işte bu günler de geçer. İşte büyük bir yenilgiydi işte tabii bizden de işte şey olanlar oldu, çözülenler oldu, şu oldu, bu oldu ama halk bunu da atlatır, halkımız filan. Hep umut dolu bir adamdı. Allah'ım biz onun için yanıp tutuşuyoruz, o bize umut veriyor. Ben böyle çözemezdim bir türlü bu çelişkiyi. Ve orada cezaevlerinde de çok insandan dinlemişimdir. Şimdi mesela bu itirafçılar, biliyorsunuz itirafçılar cezaevlerinde pek iyi muamele görmezlerdi. Anlatırlar mesela, şeye Şeref Abi onları kazanmaya çalışıyordu yani öbür cepheye gitmemek için onlarla iletişim kurmaya çalışıyordu. Böyle de bize de anlatıyordu bak düşman saflarına vermeyelim işte filan koruyalım edelim filan diye. Yani hani o öyle bir siyasi işte değişik gruplardan siyasilerin arasında hani itirafçıları hani neredeyse öldürülmesi gereken insanlar gibi algılayan ve böyle değerlendiren bir grubun içerisinde böyle bunları söylemek ve kabul ettirmeye çalışmak da baya bir cesaret isteyen bir iş. Ama o yüzden mesela çok hani sadece 12 Eylül süreci o civarda olup, işte kah Erzurum kah Erzincan Cezaevi'nde, Amasya, Bartın Cezaevlerinde onunla beraber kalmış olup ya da işte bir şekilde hani orada gittiğinde ettiğinde tanımış olup da onu böyle şey bir saygı değil hani böyle bizim hani siyasi şef, tırnak içinde söylüyorum, yanlış anlaşılmasın. Öyle bir saygı değil yani insan olarak onun varlığına o kadar çok şey yapan, onu tanımış olmaktan kendisini şanslı hisseden, o kadar çok seven, sayan insanla karşılaştım ki sonradan işte o süreçten sonra. Biraz şeydi, genel olarak hani Türkiye'de bilinen devrimci tipine çok uygun bir tip değildi. Yani aslında görseydiniz, görseniz zaten hani böyle bir şey, ne bileyim işte derler ya 01:18:00sıradan bir insan. Öyle. Ve özellikle bu aydın çevrelerde böyle çok üstten atılan, tutulan, konuşulan, halk hakkında ileri geri işte falan-- Hiç o şeylerle işi olmazdı ve herkesle çok derin ve güçlü bağlar kurar. Hani bunu özel olarak çaba göstererek yapmazdı yani öyle bir şey söz konusu değildi aynı aileden olduğumuz ve büyüdüğümüz için biliyorum. Hani bunu böyle olayım diye yapmazdı, doğası öyleydi ve çok gerçekten daha çok gençti ben aklım erdiğinde. Annem babam filan da çok sayarlardı onu. Babam işte anlattım size Adalet Parti'li filan adam. Babam bile ona böyle bir saygıyla yaklaşırdı. Hani çok da severdi ayrı ama. Böyle bir tuhaf bir şeyi olan, farklı bir ne diyeyim mayası, kişiliği olan bir adamdı. Ondan kaynaklanan bir şey yani. Hiçbir zaman böyle şeyini kaybetmedi ne denir, ne derler ben onda hayatım boyunca hiç böyle kimseye üstten bir bakış hani kendi pozisyonu şunu bunu hissettiren bir yaklaşım yani kesinlikle öyle bir şey tanık olmadım, görmedim. Zaten hep anlatanlar da o yönüyle çok şey yapıyorlar, saygı duyuyorlar. Böyle bir insandı yani. İşte avukatından öğreniyorduk, o söyledi yani abim henüz içerideyken o söylemişti. İşte Filistin askısı da dahil her şeyi yapmışlar. Hatta şöyle bir şeyi abim kendisi anlattı. Bu sorgudayken artık şeysinin, düzeyini bilmiyorum ama bir komutan yani işte tugay komutanı mı bilmem ne komutanıysa. Bundan bir bilgi alamayınca o kadar işkence yaptıkları halde bir bilgi alamayınca adam merak ediyor diyor, "Kimdir bu adam getirin bakalım" diyor. İşte götürüyorlar şeyler iki koluna girip. Karşısına götürüyorlar. İşte böyle şey ne diyeyim, o asker ağzıyla yarı argo yarı bilmem ne. İşte "Sen" diyor "Türk kanı taşımıyor musun?" diye soruyor abime. Ondan sonra o da diyor ki "Komutan" diyor "Türk kanı, Alman kanı bilmem ne kanı diye bir şey yoktur" diyor. "Kan" diyor "her insanda aynı maddelerden oluşur. Öyle bir olay, Türk kanı 01:21:00gibi bir olay yoktur" diyor. Öyle deyince adam, "Alın bunu götürün" diye-- Hatta ben eğer yanlış yakıştırmıyorsam, yanlış hatırlamıyorsam Kenan Evren bile bunu konu etmişti. Bir komutanımız işte teröriste sormuşta bilmem sen filan diye. Onu bile sonradan "ha böyleymiş" diye eşleştirdiğimi hatırlıyorum. Öyle bir şey yani biraz bu direnme mevzusunda şey olmuş işte moral vermiş etrafa işte o arada kim varsa kimler duyabiliyorsa, edebiliyorsa. Mesela bir başka şey, bu işkence esnasında işte alıp getirdikleri bir seferinde de bir MHP'liyle aynı hücreye atıyorlar. Hani artık böyle ümit mi kesiyorlar, zaten ölecek gibilerinden mi bilmiyorum. Ve o MHP'li de Kars'ın bir ilçesinin MHP ilçe başkanıymış. Gözaltına alınan adam. Hatta beraber cezaevinde de yatmışlar bir süre Erzincan'da. Yok şeyde gözaltında kalmışlar. Bu MHP'li işte yardım etmiş abime. Yani o elini, kolunu kullanamıyor işte tanıdığı bir polis mi varmış neymiş. Onun aracılığıyla süt getirtip, ona süt içiriyormuş filan böyle. Artık bunların bir kısmı gerçek bir kısmı efsane mi bilmiyorum ama bu MHP'li meselesini abim kendisi de söylemişti. Hatta o bu tarafını değil de işte aynı şeyde kaldık, onu serbest bırakırlarken demiş ki "Hoca" demiş "tahliye olduğun zaman mutlaka geleceksin sana kuzu keseceğim işte bilmem nerede filan" işte böyle hani dostluk göstermiş falan filan.

01:23:20 - Şeref Aydın'ın Dava ve Yargı Süreci, Tahliye Olması ve Sonrası

Play segment

Partial Transcript: Yani böyle hani "şunu da yaptılar bunu da yaptılardan" çok onu muhtemelen hani birtakım bilgi aldıkları 45 kişilik bir şey söz konusuymuş çünkü o zaman aynı davada yargılanan 45 kişiyi. Belki daha fazla göz atlına aldılar da. Yani çok çok fazlasını dışardan öğrendim diyebilirim. Kendisinden çok fazla işkence hikayesi dinlemedim. Biraz da bizim şöyle bir geçmişten gelen şöyle bir şeyimiz var yani çok mesela ablam sorar da ben mesela çok soramazdım. Ya ne yaptılar sana? Kendisi anlatırsa işte ne ala. 01:24:00O TDKP davasından yargılandı. 168. madde vardı o zaman. 168'e 1'den ceza aldı. 12 buçuk yıldı yanlış hatırlamıyorsam. 5 yıl yattı toplamda. Tam 5 yıl hem de yani Nisan'da alınmıştı, 86 nisanında bu infaz değişikliği oldu, ilk tahliyelerin olduğu zaman o sebeple o zaman bırakıldı. Ben de avukatlığa başlamıştım. İstanbul'da ama hani ilk yıllarımda çok ekonomik olarak da çok öyle parlak değildi durumum. Ama o yasa böyle birkaç gün içinde şey oldu, geçti ve yürürlüğe girdi. Bu arada babam da hasta yatıyordu 1 senedir filan yaklaşık. O haberi öğrenince kalkmış, yatağı filan kaldırtmış oğlum çıkacak diye. Ben İstanbul'dan gittim abimi almaya. Bana ilk şeylerle ben orada beklerken, tahliye olanlarla haber göndermiş. Benden önce işte Ural bilmem kim diye bir arkadaşı varmış onun ailesi gelmemiş, kendisini de askere alacaklarmış. Eğer ben avukat olarak kefil olursam bırakacaklarmış. Önce bana o işi havale etti. Önce ben o Ural'ın, Ural'ı tahliyesini gerçekleştirdim. Kefil oldum. Ondan sonra işte abimin işlemleri yapıldı. Aldım. Biz işte o gün önce gittik Bartın'da çarşıya gittik. Üstüne başına iyi kötü bir şeyler alalım diye. Benim de tabii o kadar çok param yok yani belki ucu ucuna getirsem bir Amasya'ya Turhal'a gidecek kadar. Şimdi bilmiyorum ama hep hesap kitap yaptığımı biliyorum yani şunu harcarsam o olur mu, bu olur mu böyle. İşte üstüne başına hafif bir şeyler aldık. Bir mont aldık galiba. İnce bir mont yanlış hatırlamıyorsam. Bartın'dan direkt şeye zaten Amasya'ya direkt bir araç yok. Havza'ya kadar var. Havza'da iniyorsunuz. Havza'dan gene Amasya'ya direkt araç yok. Merzifon'a gidiyorsunuz. Merzifon'dan da Amasya'ya ulaşabiliyorsunuz. Böyle bir zaten muhtemelen öğleden sonra mı akşam 01:27:00 çıktık yola. Gecenin bir yarısı Havza'da yol ayrımında indik işte bir başka gelen otobüsle Merzifon'a ulaştık. Gece yarısı Merzifon'a gittik. Dedi ki "Cevriye" dedi "burada benim" dedi "bir arkadaşım var" dedi. Vahit Amca. Baya, hala yaşıyor. Şimdi 80 küsur belki 90'lı yaşlarında. Vahit Amca'nın evini eğer bulabilirsem direkt oraya gidelim dedi. Biz gece yarısı Vahit Amca'nın evini aradık Merzifon'da. Fakat şey yapamadı, emin olamadı yani. O sokağı mokağı buldu da o muydu bu muydu tam hatırlayamadı. O zaman dedik bir şeye gidelim, otele gidelim. Otel tabii kimlik istiyor. Ben biraz doğru dürüst davransınlar diye avukat kimliğimi uzattım. Ama otel de böyle şey, ne diyeyim, üçüncü sınıf bir otel. Çok berbat bir yerdi. Abim de tabii kimliği yok. Tahliye kağıdı var. Tahliye kağıdını uzattı ama adam bir, tipi de bozuktu zaten biz de ondan çok işkillendik, o da bizden çok işkillendi. O geceyi orada nasıl sabah ettik daha hatırlamıyorum. Sabah çok erken kalktık. Merzifon'dan Amasya'ya giden minibüslerin olduğu şeye, otogara gittik. Bir gittik şey, her tarafta polis araçları böyle. Sonra biz minibüse bindik o polis araçlarından birinden sivil bir adam geldi. Geldi ayağını da koydu şöyle güya minibüsün hepsini tarıyormuş gibi yaptı sonra biz arkada oturuyorduk, baktı bize filan sonra indi gitti. Ama ben böyle nasıl üzülüyorum, diyorum "Allah kahretsin bu memleketi. Zaten o kadar çektirmişsiniz adama, tahliye olmuş hala yakasını bırakmıyorsunuz." Hala abim hani geriliyor filan. Onun çok fazla umurunda da değildi herhalde benim kadar. Alışkın olduğu için. Öyle.

01:29:23 - Babasının ve Ailesinin Yaşadığı Duygusal Zorluklar, Cevriye ve Şeref Aydın'ın Tahliye Sonrasında Beraber Yaşama Süreci, Hastalıklar ve Tedavi Uğraşı, Şeref Aydın'ın Yurt Dışında Vefatı

Play segment

Partial Transcript: Babam işte Turhal'da abim, diğer abimin evinde hasta olarak orada bakılıyordu. Direkt oraya gittik, işte ablamlar filan geldiler. Öyle. Babam da zaten çok duygusal bir adamdı çok ağlaya ağlaya ağlaya. Herkes öyle yani. Sevinmekten daha çok. Şimdi bir şey de babamla ilgili bir şey de aklıma geldi, ikisiyle ilgili daha doğrusu onu da anlatmadan geçmeyeyim. Ben işte İstanbul'dan Amasya'ya geldim. Abimi 01:30:00 ziyaret ettim. Köye gittim. Köyden tekrar Amasya'ya gelip İstanbul'a geleceğim. Babam da benim, beni geçirmek için benimle beraber şeye geliyor Amasya'ya. Minibüs kalkıyor işte köyün şeyinden. Onunla gidiyoruz Amasya'ya. Minibüsün ön tarafında oturuyoruz ikimiz de. Babam da böyle şu ceketinin şu cebinde devamlı güneş gözlüğü tak, kal-- şey ne denir orada bir güneş gözlüğü durur yani. Gözleri de gerçekten rahatsızdı ama yaz kız fark etmez yani o oradadır. Şimdi Amasya'ya doğru geliyoruz. Cezaevi, Amasya bizim köyün tarafından Amasya girişinde böyle, girişe göre solda kalıyor. Cezaevine-- İkimiz yan yana oturuyoruz. Cezaevine yaklaşırken baktım babam güneş gözlüğünü çıkardı taktı gözüne. Ay bir dokundu bu bana. O burada cezaevinde yatıyor. O güneş gözlüğüyle saklıyor gözyaşlarını ama benim saklayacak bir şeyim yok. O şeyi atlatana kadar böyle çok fena oldum. Öyle işte. Bir süre şeyde kaldı, çok uzun olmayan bir süre. Köyde kaldı. Sonra İstanbul'a geldi, benimle birlikte bir süre yaşadı. Ve tabii o süreç içinde hani işte arkadaşlarını aradı, buldu, etti. Eski şeylerden, tahliye olmuş dışarıda kim var kim yok falan filan. He bir 3-4 ay galiba beraber yaşadık. O arada bu Çorum'dan, Çorum'un o şeyin, TDKP'nin Çorum bölgesinde hani önde gelen şeylerinden, devrimcilerinden bir öğretmen o işkencede o da aklını kaybetmiş. Şizofren çıkmış yani. Onu duydu ve şey yaptı bir şekilde işte Ankara'ya haber mi gönderdi, kendisi gidince mi davet etti bilmiyorum. Onu davet etti İstanbul'a. O geldi işte onunla beraber vakit geçirdi. Ve şeyi anladım işte şizofrenler zaten kimseye güvenmezler ya abimden başka hiç kimseye 01:33:00güvenmiyor. Mesela falancadan bahsediyor, filancadan bahsediyor. Ortak tanıdıklarından. İşte herkes hakkında bir şey söylüyor. Sadece bak diyor bir tek sen varsın filan benim için. Ama şimdi mesela böyle güzelce sohbet etmeye, normal bir sohbete başlıyoruz. İpin ucu kaçıyor sonra başka bir yerlere gidiyor. Diyor ki o zaman siyah beyaz mıydı bir televizyon var evde. Bak diyor o Özal var ya Özal şeyin diyor, Hitler bilmem ne zaman gelmiş Türkiye'ye Hafize Hanım'la bilmem ne olmuş Özal oradan doğmuş. Hitler'in dölü bu diyor filan böyle. Böyle bir adam. Onu böyle günlerce beraber işte şey yaptı, gezdirdi etti, onunla vakit geçirdi. Öyle bir insan. 87'den itibaren bilfiil o artık bir yandan 12 Eylül'ün bir yandan işte dönemin o yeni koşullarının getirdiği tasfiyelerle uğraştı. Ben hani çok, olan biteni çok bilmiyordum ama sonradan bir yanıyla sonradan öğrendim. Birazına da benimle beraber yaşarken tanık oldum. Birçok işte birçok tanıdığı kim var kim yok ne var ne yok herkesi tek tek dolaşıp onları tekrar mücadeleye kazanıp, ikna etmek için çok çaba sarf ettiğini biliyorum. Onları yaptı. Sonra zaten bir de 87'den ya 88'de şimdi tam hatırlamıyorum. Sivas'tan o zamandan tanıdığı bir arkadaşı işte eşinden ayrılmış, bir de çocuğu olan bir arkadaşı vardı. Kız arkadaşı. Onunla gidip görüşmüş o çıktıktan sonra. İşte bir evlenmeye karar vermişler, onunla evlendi. 1 yıl kadar sonra ama boşandı. Sürdüremedi. Gene 88 tam olarak yani ay olarak hatırlamıyorum ama 88 yılında ikinci bir evlilik yaptı. İşte o ölene kadar o öyle devam etti. 2006'da kaybettik. 1995'te sanıyorum yurt dışına gittiğini öğrendim. İşte o en son gidenlerden biri olduğunu söyledi. Sonradan o esnada, o zamana kadar daha doğrusu, 94'te bir operasyon olmuştu ben de hatırlıyorum. 93 ve 94'te TDKP'ye yönelik. Ve çok artık böyle kişisel takipleri daralttıkları filan artık yaşam alanı, hareket alanı bırakmadıkları derece yoğun bir takip süreci geçirmiş ve onun üzerine gitmiş yurt dışına. Yurt dışına gittiğinde işte doktora gittiğinde bir eski bir Hepatit B rahatsızlığı olduğunu öğrendi. Hani tarihi anlayamadılar. Hemen benim aklıma şey geldi bu-- Hangi yıl olduğunu hatırlamıyorum ama Nokta dergisi bu bir haber yapmıştı. Cezaevlerindeki tutuklulara, hükümlülere şey veriyorlar bulaşıcı bilmem ne hastalık mikrobu veriyorlar falan filan diye. Onu söylediği zaman hemen zihnimde-- Öyle bir şey olmuş mudur bilmiyorum ama 01:36:00ben yani olmamış olma ihtimalinin daha zayıf olduğunu düşünüyorum. Hastalık ilerledi ve dünyada çok az görülen, literatürde bile birkaç yerde görülen Hepatit D, Delta diye bir şeye dönüştü, hastalığa dönüştü. Daha sonra da kansere dönüştü. Ama yani o çok böyle kanser hastasıyken bile son dakikaya kadar ayakta, kendi şeylerini alması gereken. Öğretmenlikten beri şey yapıyordu zaten hani iğne yapmayı öğrenmiş, ihtiyacı olan herkese yapıyordu. Kendi kendine yapıyordu o şeyleri, ilaçları filan. Almanya'da işte bir hastanede işte arkadaşları görüşmüşler. Bir doktor işte lokal bir şeyle yöntemle deneyebileceklerini söylemiş. Yüzde yüz alırız dememiş ama hani bunu deneyebiliriz istiyorsa demiş. Onun üzerine işte ağustos sonunda mı ne. 2006'nın. Böyle bir herhangi bir yolculuğa hazırlanır gibi hazırlanıyor İsviçre'de yaşıyorlardı. Evden çıkıyor. O ameliyattan da çıkıyor aslında. Fakat ertesi gün bir şey amboli mi diyorlar işte ciğerlerde öyle bir şey gelişiyor ve öyle kaybettiğimizi öğrendik. Ben onu 2006'nın Nisan'ında görmüştüm yine bir ameliyat geçirmişti. O zaman gittiğimde görmüştüm yani ameliyattan önce gitmiştim. İstanbul'da sokakta karşılaşıyorduk bazen yani onun dışında-- Bazen bir tane oğlu vardı, 89'lu oğlu. Onu işte bir şekilde ayarlıyorlardı, annesiyle ve yani eşiyle ve yeğenimle böyle sokakta bir yerlerde buluşup birkaç saat geçirip ayrılıyorduk. Kendisiyle yani buluşamıyorduk.

01:38:35 - Cevriye Aydın'ın Devam Eden Hayat Mücadelesi ve Mesleki Durumu

Play segment

Partial Transcript: Bir süre staj yaptığım avukatla birlikte devam ettim. Ama o hocaydı aynı zamanda bir şey, kitap hazırlığı yapıyordu. Avukatlığı da azaltmıştı. İki ortaktılardı sonra ayırdılar şeyi, evlerinde çalışmaya başladılar. Ben işte hani avukatlık mesleğini geçim mevzum olduğu için ona söyledim ve ayrıldım. 01:39:00 İşte böyle değişik yerlerde ücretli olarak çalıştım 88'e kadar. Hatta 80-- Tabii 88'e kadar. 88'de beraber çalıştığımız bir avukat vardı, benim aynı zamanda Amasyalı hemşerim. Onunla birlikte, onun ortak olduğu bir şirkette vardı, ortak bir mekanda çalışıyorduk. Sonra şirket ayrıldı oradan, avukat da ayrıldı. Biz, ben kaldım o sırada işte mezun olup ruhsatını alan arkadaşlarım vardı okuldan onlardan, onları davet ettim. 2 arkadaşla daha beraber çalışmaya başladık. Öyle devam etti işte.

01:39:55 - 12 Eylül'ün Toplumsal Tahribatı, İşkenceyi Belgeleme Süreci

Play segment

Partial Transcript: 12 Eylül yani aslında cepheden görünen o hani asker, polis, işkence, idam falan filan bunlar görünüyor ama aslında 12 Eylül bundan çok daha büyük tahribatlar yaptı. Bir kere o sürekli öncesinde de olan ama esas olarak şeyle birlikte, darbe yönetimiyle birlikte çok sıkça artık böyle empoze edilerek bir kere örgütlülük kötülendi. Sürekli şeytanlaştırıldı. Devrimciler şeytanlaştırıldı. Ve yani gerçekten insanların hani ne derler, sübliminal mesaj diyorlar ya moda deyimiyle bilinçaltına insanların örgütlülük kötü bir şey, bu devrimcilere kesinlikle yaklaşmayacaksın bak işte adam öldürüyorlar, oraya bomba atıyorlar, buraya bilmem ne yapıyorlar, suikast yapıyorlar, şunu yapıyorlar, bunu yapıyorlar. Sürekli bunlar pompalandı. Şimdi zaten bir toplumda o toplumu ileriye götürecek, ilerici güçleri yani diyeyim biri örgütlülük diğeri de o örgütlülüğü daha da olabilecek en ilerici sonuçlarına ulaştırabilme fikrini, fikriyatını taşıyan devrimciler. Siyasi olarak hani devrimden, sosyalizmden neyse nasıl bir kurtuluş öngörüyorsak onu fikren taşıyan ve yayan insanlar. Bu ikisi o kadar şey oldu ki; toplum nazarında o kadar insanları sendikalara ikna etmek ne kadar zor oldu. KESK'in örgütlenme sürecini hatırlayınız. O kadar çaba gösterdiler, uğraştılar, tek tek 01:42:00 insanlarla o kadar bir avuç insan defalarca polisle çatışarak, yüz yüze gelerek onun baskılarıyla. Bütün bunların aslında bilinç-- insanların, toplumun bilinçaltına, ortak hafızasına yerleştirilen esas fikir buydu: Örgütlülük kötüdür. Niçin kötüdür? Halk örgütlenmesin. Halk bu onlara daha özgür daha demokratik daha yaşam koşulları açısından daha müreffeh bir toplum vaadi, vaadi demeyelim ama böyle bir toplumda olabiliriz diye mümkün olduğunu gösteren insanlar şey olsun, halka yabancılaşsın ki o fikirler buraya ulaşmasın. Ha ben çok amiyane şekilde ifade ettim ama esas olarak asıl tahribatın buralarda olduğunu düşünüyorum. Bu çünkü çok ileriye dönük bir yatırım burjuvazi açısından, devlet açısından. Artık zaten ikisi iç içe geçmiş vaziyette. Ve bunun devamında yani her ne kadar 86'dan sonra iyi kötü bir demokrasi ve özgürlüklerle ilgili patlama noktasına gelmiş, birtakım hareketler gerçekleşti, eylemler-- İnsan Hakları Derneği mesela bunların öncülüğünü yapan, ilk cesareti gösterenler o gün onun kurucuları, o şartlar altında idama karşı, işkenceye karşı mücadele verenlerdir. Diğer işte sendikal alanlarda da birtakım işçiler bir şekilde eski kuşaktan gelen işçiler ve onların mücadele birikimi henüz daha tam tasfiye edilmemişti ve oralarda da birtakım şeyler oldu. Pazarcılara kadar aslında herkes, hatırlıyorum ben, pazarcılar bile sokağa çıkıp gösteri yapıyorlardı 86'larda, 85'te bile hatırlıyorum yani. Bundan duyulmuyordu medyada filan ama. Nihayetinde işte o işçilerin şeysi, sokağa dökülmesi. O Zonguldak Eylemi işte aslında bunun doruğuydu bence ve o Mengen'den işçilerin şeyin Şemsi Denizer'in işçilere, Özal'la mı kiminle bakanıyla mı görüşmüştü--. Gelip işçilere konuşma yaptığı anda ben oradaydım. 1 dakika önce böyle aslanlar gibi haykıran, sloganlar atan kadınlar, işçiler Şemsi Denizer bir inşaatın şeyine çıktı, böyle pencere, henüz camları takılmamış açıklığına, balkonuna çıktı. Daha Şemsi Denizer ağzını açmadan ben 01:45:00gözlerimle gördüm onun duruşundan, işçiler onun anlaştığını anladılar ve böyle omuzları çöktü. Zannedersiniz böyle boş bir çuval gibi o topluluk. O ağzını açıp konuşmaya başlayınca. Daha henüz bir şey anlatmadan. Ben gerçekten buna tanık oldum. Neticede o süreçte hesabı öylece görülüp kapatıldıktan sonra bu Körfez Savaşı'nda biliyorsunuz, Özal'ın istediği kadar dahil, müdahil olunamadı savaşa ama işçiler en azından onu önlediler ama ondan sonrası açısından hani çok şey genel bir özet olarak söyleyecek olursam, aslında ondan sonra hep böyle bir haklar tırpanlandı, tırplandı zaten özelleştirme gündeme geldi ve onun kendi getirdiği mücadeleler söz konusu olsa bile o satılabilecek her şeyin satılacağına dair o sermayenin bütün planları uygulandı aslında. Ondan sonra gerçekten süreç hep işçiler ve emekçiler aleyhine ilerledi diyelim. Bunu böyle çok umutsuz bir şekilde söylemiyorum tabii ki sonuçta maddi hayat şartları böyle devam ettiği sürece açlar ve çok zenginler olduğu sürece ve o en azından, o maddi hayat şartlarının getirdiği birtakım sosyal patlamalar bile olsa hani siyasi bir hedefi ve niteliği olmasa bile mutlaka birtakım şeyler oluyor, olacak da ama. Ama diyebiliriz ki 12 Eylül aslında bu günleri hazırladı. Bugün işte yaşadığımız bu yanan ormanları seyreden bir iktidarı. Çünkü yansın ve oradan bir rant çünkü gerçekten satacak bir şey kalmadı. Her şeyi özelleştirdikten sonra. Ha piyasalaştırılacak hiçbir şey kalmadı. Piyasaya sürülüp de satacak memlekette bir şey kalmadı, yaptılar bunlar hepsini, sattılar. Ve işte bence bugünleri 12 Eylül'ün o örgütlenme ve devrim hareketine karşı düşmanlığı ve o temelde yürüttüğü o yaygın şiddet politikaları, devlet terörü politikaları. O, o şeyleri attı bence. Yolunu temizledi daha doğrusu. Zaten işte biliyorsunuz bu ayet okuyordu sağda solda, sure okuyordu bilmem ne. Yani zaten bunlara şey yapıyordu, yeşil ışık yakıyordu kürsülerden de. Nitekim doğal sonuçlarını doğurdu ve maalesef bugünlere 01:48:00geldik, bugünleri gördük. Doğrusu ben takip etmedim, avukatı vardı. Ama ben gerçekten böyle bir nasıl söyleyeyim size hukukçu olduğum halde, şimdi hala öyleyimdir. Yeğenim işten atıldı, davasından ben ilgilenemedim. Çok beni şey yapacak şahsileştiriyorum herhalde, gerecek diye. O derece böyle. O şeyleri de-- Belki onunla da görüşebilirsiniz Avukat Nihat Toktay. Hem arkadaşıydı daha evvelinde de. Onun avukatlığını da yaptı. Şimdi işkence davasıyla ilgili şöyle bir şey var abimin. Bu birlikte yargılandığı şeylerden birisi, arkadaşlarından birisi yazmış "Beni Tanıdın mı?" diye bir kitap. Enver Toksoy. O böyle kısa bir bölümde anlatıyor bu şeyi. Abimin ilk duruşmadaki sorgu hikayesini. Ya birilerini anlatıyor o arada Şeref Abi'yi de anlatmış. Şey 3. Ordu Askeri Mahkemesinin başkanı Amasya'da eski ağır ceza hakimliği yapan bir adamdı. Bu soruyor "Sen niye Aşkale'de yakalandın" diye Şeref Abim sorgusunda soruyor. Şeref Abi diyor ki işte "Ben" diyor "elma bahçelerimiz var, elma pazarlamak için gitmiştim oralara" diyor. Ondan sonra işte adam böyle şey yapıyor güya, kırmızı kızıl elma, kırmızı elma bilmem ne falan filan diye böyle tiye alıyor. Ondan sonra işte ve abime "Elmacı" diye takılmaya başlıyor duruşmalarda. İşte onunla ilgili bir şey, gündem söz konusu olduğunda işte Elmacı aşağı Elmacı yukarı bunu böyle artık. Hatta hala öyle Elmacı diye hakkında-- Adını Elmacı diye bilenler bile var diyormuşum. Öyle bir-- Orada anlatıyor. Hakim demiş ki o sorgu sırasında her sorguyu, ifade veren işkence gördüğünü söylüyormuş. Hepsini karar almış ara kararı, şeye savcılığa askeri sıkıyönetim mali müşavirliğine mi savcılığına mı neyse. İşkence gördüklerini söylediklerinden şey alıyor, o dönem şeye gelen ne denir ifadeye katılan bütün polislerin 01:51:00 tespitine ve haklarında soruşturma açılmasına diye. Ve şeyleri de sanıkları da şeye göndermiş, yanlış hatırlamıyorsam, rapor için Adli Tıp'a göndermiş ve o 45 kişi içinde sadece 2 kişinin işkence gördüğüne dair rapor varmış. Birisi Şeref Abi biri de o kitabı yazan kişi. Diğerlerinin hiçbirinin, hiçbirine işkence gördüklerine dair rapor verilmemiş. Hakim de işte bu durumu şey yaparak, söz konusu ederek "Bak adamlar direnmişler, kabul etmemişler o kadar işkenceye rağmen şeyi raporları da var. Onlara rapor vermişler ama siz şey yapmadığınız için, konuştuğunuz için" diye. Bir de ezmiş onları. Size vermemişler diye. Yani işkence gördüğüne dair raporu olduğunu oradan öğrendim. Ya ben aslında o davaya başka bir yine aynı bölgede cezaevinde kalmış olan bir öğretmenin vekili olarak başvurdum şey yani müdahilimize de karar verildi, ben de katıldım o davaya. O süreçte ben de dediğiniz şeyi düşündüm ama galiba artık yaşamadığı için belki hani eşinden, çocuğundan falan vekalet alıp şey yapılabilirdi ama mesela ben rapor olduğunu sonradan öğrendim. O zaman bilmiyordum rapor olduğunu, o arkadaş yazmış. Çünkü abim de söylemedi gerçekten öyle bir şeyi. Şey yapmadım herhalde böyle bir onu tarttığımı ve değerlendirdiğimi hatırlıyorum ama onun adına bir başvuru yapmadım.

01:53:14 - 12 Eylül Referandumu, Bugünden 12 Eylül'e Bakmak

Play segment

Partial Transcript: Ben o referandum, bu 2010, 2010'dakiydi değil mi? 2010'daki referandumda ben yani hayırdı kanaatim öyle de oy kullandım. Ve orada bir tuzak vardı yani açık çok açık bir şey, bir tuzak vardı. İşte bir gösteri tezgahlayacakları 12 Eylül'ü yargılıyoruz altında ve ne yazık ki bizim ülkemizin işte hani şeyleri aydın olarak, entelektüel, sanatçı bilmem ne diye halkın, kamuoyunun tanıdığı birtakım isimler de bu tuzağa insanları davet ettiler ve o isimler aslında bence birçok insanı da buna 01:54:00ikna ettiler. 12 Eylül'le hesaplaşmak bir kere AKP'nin işi değil ama velev ki; biz o kadar güçlü bir muhalefetiz ki AKP'nin bu, affedersiniz boynuna şeyi takıp "hadi kardeşim yargıla" diyebilecek durumda oluruz. O durumda olsak zaten biz kendimiz başka bir şey yapar yargılarız, ne bileyim iktidarı alır yargılarız değil mi? Ama ben gene de buna rağmen, ha tamam ben karşıyım. Karşıydım. Öyle bir referandumda şeyin 12 Eylül'ün yargılanmasına yol açılmasının bir tuzak olduğunun farkındaydım bu nedenle de karşı koydum. Ama bize rağmen geçti. Bize rağmen geçtikten sonra evet tamam bir dava açılmışsa elbette o davada en azından o süreçte yaşanan baskıları, işkenceleri bilmem idamları, insanlara hangi insanlık dışı muameleleri reva gördüklerini bütün bunları ortaya, kamuoyuna dökebilmenin bir aracı olarak düşündün. Yoksa ben gerçekten bu iktidar, 12 Eylül'ü yargılayacak da Evren'e de bilmem kime ceza verecek de. Sadece Evren'den ibaret değildi çünkü 12 Eylül. Onun siyasi sorumluları da vardı ne bileyim işte bütün devlet örgütü içinde başka pek çok sorumluları vardı. O vardı bu vardı yani devleti yargılamak gerekiyordu esasında. Dolayısıyla öyle bir kapasitesi de olmadığını bildiğimiz halde artık yani ben de kişisel olarak o sürecin bizim de kendi cephemizden aydınlatma, halka bir ses duyurma bak böyle. Sonunda da nitekim öyle şey bir yargılama göstermelik bir yargılama yaptılar. Ve aslında ben AKP'nin o yargılama sürecini, kendi iktidarını en iyi tahkim ettiği olaylardan biri olarak düşünüyorum. O referandum ve ardından gelen yargılama AKP'nin nasıl bir demokrasi kahramanı olduğunu, bak cuntadan bile hesap soruyor meselesi. Yani gerçek, hakikat olmayan şeyleri hakikatmiş gibi gösteren bir oyunun parçası haline getirdi bence o referanduma evet kullanan, bizim cephemizde görünen insanlar, isimler, kişiler, her neyse. Onların aracılığıyla oldu. Yoksa kimse o şeye evet demeyebilirdi o zamanlar, o şartlarda çıkmayabilirdi belki lehe bir sonuç. Erdoğan'ın lehine bir sonuç da 01:57:00çıkmayabilirdi. O kadar yüzde yüz emin değiliz ama sonuçta en önemli kozu Erdoğan'ın 12 Eylül'ün yargılanması meselesiydi ve o argüman üzerinden geçti o referandumdaki diğer sonuçlar. Bence onun sonuçları da bizim açımızdan evet tamam tarihin bir kenarına not ediyoruz, hala devam ediyor. Belgeliyoruz, yazıyoruz, söylüyoruz belki ama bu da mücadelenin bir parçası ona da katılıyorum ama gerçekten orada çok bütünlüklü ve net bir duruş gösterilebilmiş olsaydı belki AKP açısından da bundan sonrası o kadar kolay olmayabilirdi. Aslında gerçekten hesap sorma işine cuntadan başlamadan da bu ülkede çok esaslı bir dönüşüne yol açamayız. Ben öyle düşünüyorum. Ha tamam öldü gittiler, o oldu bu oldu ama bence mesele onların ölüp gitmesi değil. Hani bu bir aslında bir siyasal hesaplaşma aracıdır 12 Eylül'le hesaplaşmak. Sadece ölen, yiten insanların hesabını sormak değil. O da bu siyasal hesaba dahildir. Belki en önemli temellerini de onlar da oluşturmaktadır ama dediğim gibi 12 Eylül darbesinin geleceğe dönük yarattığı manipülasyonu, Türkiye'deki gelişmeleri başka bir kulvara aktaran o rolünü, rolünü bununla biz her yönüyle bütün insani yönleriyle, bütün insan haklarını ilgilendiren siyasal boyutlarıyla, bütün boyutlarıyla hesaplaşabilmeliyiz ki sıra AKP'ye gelsin. Ve ondan sonra belki daha hani çok ütopik olacak belki ama daha insanların korkusuzca yaşayabildikleri ve korkusuzca kendilerini ifade edebildikleri, korkusuzca örgütlenebilecekleri bir noktaya gelelim. E bu da tabii o kadar, bugünden baktığımız zaman o kadar kolay görünmüyor. Ama o kadar zor olmadığını da biliyoruz. Şimdi mesela gerçekten Türkiye'de sadece fiziksel güç olarak bir çoğunluktan bahsetmiyorum. Ama en azından hani işçi, emekçi kesimlerin en azından örgütlü olan, sendikalı vesaire olabilen az çok bu güçleri 02:00:00harekete geçirebilecek bir temele oturan yani maddi, toplum içinde maddi temeli olan bir muhalefet yaratma iddiasıyla bile ortaya çıkıp, cesurca şöyle bir programla ne bileyim asgari bir programla güven verecek bir şekilde, birileri bir araya gelip bir şey yapsa gerçekten bu ülkede bakın Sedat Peker'i dinliyor insanlar muhalefet diye. Ya Sedat Peker milyonlarca insanı dinletiyor işte bu cesaretinden dolayı bence. En mühim meselelerden biri bu. İçerden olmasa da etken. Ama hani cepheden nasıl ona dalga geçiyor, buna bilmem ne yapıyor, üslup başka bir şey ama hani esas olarak orada mesele bunları karşına alabilme cesareti. Biz de işte bence bir muhalefet için belki işte dediğim gibi asgari bir program, temel dayanılacak güçlerle çok şey bile olsa ne diyeyim, sathi bile olsa bir ittifak ve onların desteğini alma. Onlarla birlikte yola çıkabilecek bir şeye kavuşabilmek. Yani ben bu tür bir mücadelenin yukardan böyle siyasilerin bir araya gelip de ittifak yapmalarıyla olabileceğinin kanaatinde değilim. Dünyanın hiçbir yerinde de böyle olmadı. Ne yaptı işte Yunanistan II. Dünya Savaşı'nda sonra çıkan iç savaşta cephe kurdu, ordu kurdu yani halkın bütün örgütlü kesimlerini kazandı da orada hani iktidarı verdiler sonunda ayrı bir mesele ama. Çok başarılı bir halk hareketi de yürüttüler öncesinde. Keza Bulgaristan gene öyle yani. Hani başarılı olmuş halk hareketlerinin hangisine baksak gerçekten halkın emeğiyle geçinen işçi sınıfı başta olmak üzere, emekçi kesimlerine dayanan bir siyasal yapı var oralarda. Bu olmadan yapamazsınız yukarıdan ittifaklar etkisiz. Ben en son bu Demokrasi Konferansı'nı kısa bir süre izleme imkanım oldu sonradan işim vardı ayrıldım. Yani insan hani böyle bir coşku teneffüs etmek istiyor değil mi öyle bir yere gittiğiniz zaman. Ben yani biraz böyle bir, tamam saygı duyuyorum o çalışmaya gerçekten çok emekler de verildi. O da oldu. Bu da oldu. Kendilerinin de bence yüzde yüz şeyi değil eksikliği değil işte bu ortam da maalesef çok cesaret verici bir ortam değil. Ama hani gerçekten işte o insanları harekete geçirecek o coşku, güven duymaktan gelir biliyorsunuz yani bir şeyin olacağına dair inanç taşırsınız, güvenirsiniz ve öyle o coşkuyu hissedersiniz. Belki 02:03:00benim eksikliğimdir yani ben orada tamamını da izlemediğim için çok iddiacı olmayayım ama. İşte öyle bir şey gerekiyor yani gerçekten en azından emekçilerin daha ileri kesimlerini bağrında toplayabilmeyi başaran, beceren, ikna etmeyi başaran, beceren bir muhalefet gerekiyor. Bunun için de olmaz değil yapılabilir ama gerçekten insan hayal kırıklığına uğruyor. İşte ben o Demokrasi Konferansı'nın şeylerinden, örgütleyicilerinden bir şimdi adını unuttum bir yazar, cezaevinde de yattı kendisi. Aslı Erdoğan'la aynı süreçte. Onunla karşılaştım orada. Yani hep hani kendi içindeki çelişkilerle uğraşan bir görünüm verdiğini söylüyor bu şeyin bizim hani devrimci demokrat muhalefetimizin, ki bu bence ciddi bir sorun yani. Zaten oralardan çözülmez iş yani herkes gitsin kardeşim, mahallesine gitsin, fabrikasına gitsin neyse. Sendikasına gitsin bir şeyler yapsın, sonra gelsin oturalım konferansımızı yapalım. Oralardan insanlar gelsin, konuşsun bakalım işin rengi nasıl oluyor. Başka bir şey oluyor o zaman yani. O çünkü ben kendi kişisel mücadele deneyimlerimden biliyorum. Biz biliyorsunuz, biz hepimiz işte okumuş, yazmış, mürekkep yalamış az çok aydın sayılan kesimlerdeniz. Çok çabuk moralimiz bozulur. Çok çabuk coşarız ama ben ne zaman gerçekten hani herhangi bir toplantı için bir siyasal çalışma için ne zaman gittiysem hani doğrudan doğruya bir ne bileyim, bir kadın çalışmasının toplantısına gelen kadınlarla, ne bileyim bir işçi direnişinde doğrudan işçilerle ne zaman bunlarla beraber olduysam ben yenilendim. Onlara ben çok fazla bir katkım olduğunu zannetmiyorum. Esas bizim ihtiyacımız var zaten bunun şeyi, taşıyıcıları olarak. Bunu yapmadan biz hiçbir yerde bir coşku ve inanç ve güven yaratamayız. Bu deneyim çok yaşandı ama maalesef buradan ciddi bir adım atacak bir şey, sonuç alamadık. Ne yazık ki.